Bulgar Türklerinin Gizli Tarihi (Ahmet Tacemen)

  Müellif tarafından, yeniden gözden geçirilerek tashih edilmiştir.
Temmuz 2012

BULGAR TÜRKLERİ GİZLİ TARİHİ

Bulgar milletinin adı çalınır. “O, budur!” diye, ismi, millet bile olmayan, Bulgarslavı topluluğuna verilir. Adı çalınan, bir zamanlar mağrur Bulgar milleti, şimdi gariban, susar. Tarih bu gaspı, “Gasp” olarak, kabullenir. Felekin çarkı döner. Zaman geçer…
Bir milletin adının çalınması, başka birilerine verilmesi; tarihî hakikatlerin, tarihî kaynakların; altüst edilmelerini, ister. Mevzuuyla alâkalı tarihî hakikatler, tarihî kaynaklar, altüst edilirler.
Bir milletin adının çalınması, başka birilerine verilmesi, adı çalınan milletin öldürülmesi, katledilmesi demektir. Adı çalınan Bulgarlar, 1877 yılından beri, yüz küsur senedir öldürülmektedirler, katledilmektedirler. Osmanlı – Rus harbinde ve Balkan harbinde, ayrıca iki muharebe arasında katledilen, adı çalınan Bulgarların sayıları, üç milyonu geçmektedir.
Bir milletin, adının çalınıp, başka topluluğa verilmesi; adı çalınan milletin, nesillerinin, atalarına sahip çıkmayacakları, manasına gelir. Yalnız ölü milletlerin, nesillerinin, atalarına sahip çıkmaması, mümkün olduğundan; adı çalınan Bulgar milleti, o gün bu gün, öldürülmektedir.
Bu eser ölmediğimizi, ayakta olduğumuzu, söylemek için, yazıldı.

BULGAR TARİHİNE KUŞBAKIŞI

Tarihini öğren. Kendine gel. Ukalâlık etme.
Halini gör. Mazini öğren. İstikbalini düşün.
Hiç kimse; Hammerin, Cahenin, Ostrogotskinin, benzerlerinin, Yeni Anadolucuların, ülkedeki Tarih ve Dil ilimleri Manda Profesörlerinin; Türk oğlu Ahmedin, Mehmedin tarihini doğru yazacaklarını, düşünmesin.
Bugün dillendirilen “Anadolu” lâfzı, Byzantion Koloni Sistemi devrinde, Ön Asyada, değişik coğrafî bölgelerin adıyken; “Trakya” (Türkiye) ve “Traklar” (Türkler), ME 2000 senesinden itibaren, Ön Asyanın adı ve sakinleri olarak, tarihe yazılıdırlar.

Bu tespite karşı “Traklar, Avrupa ırkındandır, Türkler bilmem ne ırkındandır!” demeye kalkışıldığında, ukalâlık olur, şerefsizlik olur. Çünkü fizyolojileri ve dilleri bakımından, Türkler, Avrupa ırkına aittir. Avrupa dillerinde 4000 küsur Türkî esaslı söz vardır ki; bu miktarda değil, bu miktarın yarısında müşterek söz, birbirlerine akraba sayılan, Almancayla, İngilizce arasında bile yoktur.
Türkiyenin, on bin yıllık tarihi Türktür; Romanın başlangıç tarihinin, en az 300 senesi Türkîdir. Öyle ki, Yeni Anadolucuların, “Anadoluda Greko-Lâtin kültüründen”, bahsetmeleri, en azından, şerefsizliktir. Roma imparatorluğu ordusunun esas gücünü Türkîler teşkil eder. Bunun için Türkiye Roma İmparatorluğu hükmüne girdiğinde, buradaki Türkler ve Balkanlardaki Türkîler, “Romey” olarak, anılırlar. Byzantion tarihinde, Türkten, Türkîden başka, hiçbir etnik unsur, bu “Romey” adıyla anılmaz.

Tarihçilerin “Bizans İmparatorluğu” dedikleri; bu günkü büyük holdingler gibi, büyük bir koloni sistemidir. Ordusu, asılları umum itibarıyla, Türkî olan, kiralı askerlere dayanır. Parası bolsa, güçlü ordusu olur, büyür; parası kıtsa, zayıf ordusu olur, küçülür.
İslâm dininin yayılmasıyla Türkiyede Türkler, Balkanlarda Türkîler, İslâm dinine geçerler ve “Rum” olarak, anılırlar. Bu Rumlar, Türkiyede ve Balkanlarda, kendi emirlik ve sultanlıklarını kurdukça, Byzantion koloni sistemi çöker. Çünkü bu emirlik ve sultanlıkları ya Halifelik, ya Selçuklu devleti; On üçüncü asrın ilk yarısının sonundan itibaren de, bu günkü Bulgaristanda Nogay Hanın kurduğu ve hudutları batıda Sırbistana, doğuda Kırıma, kuzeyde Karpatlara ve Rusyaya erişen, Hakanlık korur. Neticede, çok geçmeden, Türkiyeyi ve Balkanları kapsayan, Osmanlı devleti veya Birleşik Rum Sultanlığı kurulur.

Endülüs devletinin bağrına ur gibi yerleşip de, onu çökerten Kabala ittifakı, gelir; Osmanlının bağrına da, ur gibi yerleşir, onu da çökertir. Şimdi çökertme sırası Türkiyededir.
Bunlar, bilinen hakikatlerdir. Ancak bu hakikatleri ne Hammer, ne Cahen, ne Ostrogotski, ne onların gibiler, ne Yeni Anadolucular, ne de ülkedeki Tarih ve Dil ilimleri Manda Profesörleri söylerler. Türkoğlu Ahmedin, Mehmedin tarihini; Türkoğlu Ahmet, Mehmet doğru söyler, doğru yazar…

Bulgarlarla Alâkalı Eskiçağ Tarihi

Bugünkü Bulgartürkleri ne hale getirildilerse, getirilsinler; onlar Kadim Tarihçi Herodotosun, “Targıtay” adlı Skit kralının soydaşlarıdırlar. Targıtayın soydaşları Skit Türkîleri; Milâttan çok, ama çok evvelleri; Orta Tuna, Kuzey Karadeniz ve Güney Ural bozkırlarından; Karpatların ve Alplerin Kuzeybatısına, Kuzey denizlerine doğru, “Kimmerler” olarak, göç ederler. Kimmerler bu gittikleri yerlerden, belki kırk beş, belki yirmi beş bin yıl evvel (O esnada Batı Yarı Küresine göçler olur), eski yurtlarına “Skitler” olarak, dönerler…
Skitler; Alplerin ve Karpatların kuzeyinden, Batı Avrupaya, Orta Tuna ve Kuzey Karadeniz havzalarına, Güney Urallara ve Sibiryaya uzanırlar; oralardan güneye, batıda Pirene yarımadasına, Kuzey Afrika kıyılarına; Doğu Avrupadan Balkanlara, Türkiyeye, Süriyeye, Mısıra; yine Doğu Avrupadan, bu sefer Karpat dağlarının doğusu tarafından, Kafkasların doğusuna, oradan Hazar denizi doğusundan Mezopotamyaya, Arap Yarımadasına; Sibiryadan, Altaylardan, Batı Hindistandan, Elama, Büyük Medya yaylalıklarına, inerler…

Bunlar, Kuzeybatı Avrupadan, Orta Sibiryaya uzanan Türkî boyların; Alp ve Karpat dağlarının batısından ve doğusundan, güneye inişlerinde; doğuda Elam ve Sümer topraklarına, oradan Mısıra, Suriyeye, Türkiyeye, Balkanlara, Kuzey Karadeniz havzasına çıkan Türkî göç sirkülâsyonu yollarıdır. Bu günkü Bulgaristan ve Türkiye Göç sirkülâsyonu üzerinde bulunmaları itibarıyla, son zamanlara kadar, Türkî esaslarını korurlar. Burada asırlar boyu süren göç cereyanı mevcudiyetinde Türke yabancı unsur, istense de barınamaz.
Skitler; Balkanlar, Ortatuna, Kuzey Karadeniz, Güney Urallar ve Sibiryanın, tarihte denildiği gibi, “avtohton”, yani yerli, ahalisidir. Onlar aynen; Basklar, Etrüskler, Pelazglar, Sümerler, Elamlar, Dravitler, Mundular ve Amerikadaki Kızılderililer gibi, Prototürktür. Bunlardan Trakyada (Türkiyede) ve Balkanlardaki Pelazg boyları; “Hitit” diye anıldıktan sonra, Trak, Helenlerle beraber “Pers”; Romalılarla “Romey”; olarak, anılırlar.

Türkiye toprakları, kaynaklarda Milâttan iki bin yıl evvel “Trakya” (Türkiye), sakinleri de “Trak” (Türk) olarak, anılırlar. Bu böyle biline ve dosttan, düşmandan, iyi hatırlanıla! Şimdi söyleyeceğim de, iyi biline ve iyi hatırlanıla. Trakların bir diğer adı, sonraları “Pers” olarak meşhur olur. Yüzlerce kadim Helen efsanesi, onları “Pers” olarak yüceltir, ilâhlaştırır. Ki onlarda (efsanelerde) anlatılanların, hiçbir şekilde Parslarla (Farslarla), uzaktan, yakından, asla alâkaları yoktur. Mezkûr efsanelerden her biri, yalnız ve yalnız, Türk Mitolojisinin derinliklerinde yankılanır.
Balkanlarda Skit boyları “Alan” ve “Hun” olarak, anıldıktan sonra “Bulgar” olarak, anılırlar. Bulgarlar, Doğu ve Kuzey Karadenizden, Ortatuna havzasına, Ege ve Adriyatik denizlerine kadar uzanırlar. Tarihte Timok, Strimona, Serrhes ırmakları doğusunda kalanlar, Balkanlara göre, Doğu, bu hattın batısında kalanlar da, Batı Bulgarları olarak, bilinirler. Onlar arasında, ittifaklar kurulduğu hatırlanır; ittifaklar uzun sürmeseler de, birbirlerine yakınlıklarını ve bu yerlerin, tarihî olarak, onlara ait olduklarını, gösterir.

Bulgarlarla Alâkalı Dinler Devri Tarihi

Semavi dinlerin başlangıcı Türkiyede (Trakyada) ve Filistine, Mısıra doğru devamında; Alplerin ve Karpatların kuzeyinden inen, bu halklarda görülür. Musevilik, Hrıstıyanlık, buralara ve Avrupa halklarına, onlar üzerinden yayılır. İslâm dini de Endülüsten, İtalyaya, Fransaya kadar; Balkanlardan Alplere kadar, buralarda bulunan Bulgarlar üstünden, geçer. Ancak İslâm dininin yayılışı esnasında, bu sefer Bulgarlar; Yeni Dine muhalif olarak, hem Musevileri, hem de Hrıstıyanları bulurlar. Bu çifte muhalefetin aşılması, zor olsa da, Avrupada İslâm kalıntılarına, On sekizinci asrın sonlarına kadar rastlanır. Hâlâ da rastlanır.

Balkanlardaki Türkî ahali, Roma İmparatorluğu hükmünü kabul ettiği vakit, Türkiyede Perslerle olduğu gibi, o da “Romey” olarak, anılır. Mamafih, bu ad, onlar için “Roma İmparatorluğu vatandaşı” manasına gelmez. Bu adla anılma, imtiyazdır, Roma ordusunun esaslarını Türkîler teşkil ederler. Roma imparatorluğunda esamisi okunmayan, topluluklara, bu adın verildiği bilinmez. Türkîler hem Türkiyede, hem Balkanlarda, hem Roma, hem Byzantion devirlerinde; Yedinci asırda İslâm dini buralara yayılıncaya kadar “Romey” adını taşırlar.

Byzantion Koloni sistemine, Yedinci asırda, İslâm dini yayıldıktan sonra, İslâm dinine geçişler başlar. İster Türkiyede, ister Balkanlarda Hrıstıyan kalan Türkîler “Romey adını aynen taşımaya devam ederler. Hrıstıyanlıktan, İslâm dinine geçen Romeyler de, “Rum” olarak anılmaya başlarlar. Toprakları da, kendileriyle beraber, Bağdattan – Erzuruma; Suriyeden, Konyaya, Kayseriye, tedricen ötelere “Erazi-i Rum” olarak anılır. Balkanlarda, İslâm dinine geçen Romeylerin, toprakları da, Rum adlarına göre, “Rumeli” olarak, meydana çıkarlar.

İslâm dininin, yayılışıyla; Türkiyede, Balkanlarda ve Ortatuna Havzasında Hrıstıyan Türkîler yedinci asırda; İslâm dinini kabul etmeye başladıklarında; Türk ve Bulgar beylik ve hakanlıkları, Müslüman olarak, Byzantion Koloni Sistemi hegemonyasından, yavaş yavaş sıyrılırlar. Bundan sonra mevcut beylik ve hakanlıklar tedricen kendi emirlik ve sultanlıklarını kurarlar. Türkiyede kurulan, ilk büyük Türk İslâm devleti, “Konya Rum Sultanlığı” adını taşır. Onunla beraber, Balkanlarda da, Nogay Hanın Büyük Rum Devleti kurulur.
Türkiyede kurulan Konya Rum Sultanlığı, her ne kadar, Halifelik ve Selçuklular tarafından, Bizansa karşı himaye edilse de, ona, en büyük destek, Nogay Hanın, Bulgar hakanlığından, gelir. Byzantion, Nogay Han karşısında, her zaman aciz kalır; İmparator ona kızını verir. Bizans, Nogay handan korktuğundan, Türkiyede yeni yeni beyliklerin Sultanlık ve emirlikler meydana getirmelerini, engelleyemez.

Osmanlı Devrinde Bulgarlar

Türk ve Bulgar emirlikleri, sultanlıkları münasebetleri, Osmanlı beyliği saltanatını ilân ettiğinde, onunla, devam ederler. Bu münasebetler tarihi şartların icabı güçlenir, Bulgar hakanlıkları, Osmanlı Sultanlığıyla birleştiklerinde, koca Osmanlı devleti teşekkül eder. O zaman Adriyatik denizine ve Orta Tuna havzasına kadar uzanan Bulgar hakanlıkları arasında kalan Sırp ve Macar krallıkları fethedilirler ve Osmanlı devleti hudutları içine alınırlar. Bu arada, Bulgar hakanlıklarının teveccühüyle yaşatılan ve Müslümanlaşmaya yüz tutan, Hrıstıyan Kuman Türkîlerinin Tırnova krallığı, kendiliğinden fesih edilir. Tırnova Kral Şişman hanedanı nesilleri, Müslüman olarak, Osmanlı devlet hiyerarşisine geçerler.
Osmanlı devletinin yükselişinden korkan Kabala ittifakı, tedbirlerini çoktan alır, saltanata sızar, onunla beraber, devlete nifak, fitne, fesat girer. Kabala ittifakının, Endülüs devletini yıkmada, tecrübeleri vardır. Onun esas silâhı paradır. Osmanlı saltanatına yerleşir, Endülüs tecrübelerinden faydalanır. Kabala ittifakı, Osmanlıda, en yoğun faaliyetlere, Fatih Sultan Mehmet devrinde başlar. Vezir-i azam Çandarlı Halil Paşanın idamı ve Fatih Sultan Mehmedin, vakitsiz ölümü, onun işidir. İş, Vezir-i azamın ve Sultanının katliyle mahdut kalmaz. Bizim canımızdan, kanımızdan olan Gümülcüneli Koçi Bey (17. asır), hadiseyi şöyle anlatır. Zaten, bunu, bizden başka, söyleyebilecek de, yoktur:
“Evvelce Sultan Murad Han ve Gazi Sultan Mehmed Han hazretlerinin yüce saltanatları zamanında sipahi taifesi itâatten çıkup, devlet vükelâsı ile hoyratça muameleler edip, Rumeli Beylerbeyisi Kara Mehmed Paşayı ve bab-üs-saade ağası Gazanfer ağayı “İstemeziz!” diye, katlettirip, nice namuslu kimselere taarruz, reâyâ ve berâyâya zulüm ve eziyet yapıp, hiç kimse define çare bulamadı. Merhum Yemişçi Hasan Paşa … yı … onu dahi âlemin sığınağı padişah hazretlerine suçsuz ve günahsızken gammazlayıp, sonunda katlettirdiler. Derviş Mehmed Paşa ve Nasuh Paşa gibi cesur, yiğit, mert ve bahadır nice sadık vezirleri, bazı garaz sahipleri, birçok iftiralar ederek, Allah korusun “Yüce Saltanata suikast vardır” diye, padişahın gazabına uğrattılar.”

“Onlardan sonra gelen vezirler, mecburen Enderun halkına uyup, havalarına göre hareket edip, her ne isteseler, red etmez oldular. Onlar da pek çok işlere karışmaya başlayıp, kan bahasına nice yüz yıl evvel fetholunmuş köyleri, tarlaları, birer yolunu bulup, kimini paşmaklık ve kimini arpalık, kimini mülk olarak verdirib, kendileri tamamen doyduktan sonra her biri adamlarına nice tımar ve zeâmetler verdirip, kılıç erbabının dirliklerini kestiler. Devlet hazinesini ziyana uğratıp, âlemi bu hale getirdiler. Bundan sonra yine kanâat etmeyip, rüşvet kapısını açarak, sancaklara, beylerbeyilere ve diğer padişah mansıblarına karışmağa başladılar. Bir alay ehliyetsiz ve hak sahibi olmayanın, rüşvet lâşesine tama edip, kimine beylik, kimine Beylerbeyilik alıverip, hak sahibi olan, bir alay iş görmüş, emektar, yarar ve secâatli kullar, itibarsızlık köşesinde, nam ve nişansız kalıp, fakirlik ve hiçlik içinde kaldılar. Tımar ve zeâmet erbabı tamamen yok oldu. Bu yüzden yapılan seferler, bir varup bir gelmeden, belki mamur memleketleri yakıp, yıkmadan ibaret kalıp, fetih ve zafer görünmez oldu. Disiplin âlemden kalktı. Ulufeli asker dünyayı tuttu. Ve sipahi güruhunu bastırdı. Namlıları, vükelâya bağlanıp, her ne kadar fitne ve fesad çıktı ise bu gibilerden oldu. …”. (Koçi Bey Risalesi. Zuhuri Danışman. İstanbul 1972. s:21-23).
Devlette fitne, fesat, nifak, İkinci Bayezid devrinde kangren gibi büyür, Yavuz Sultan Selim zamanında, Kabala ittifakı, ilk zaferini kutlar. Sultan, Yahudi bankacıdan aldığı paraya karşılık; 1456 yıldan beri devam eden, “Yahudilere, Filistine Geri Dönme Yasağını” kaldırır…

Buradan öte, bu devletin ihya olup, olamayacağını, oturup, kendiniz, bir güzel düşünün…
Çok geçmeden, Osmanlıdaki Hrıstıyan ahali, Müslüman ahaliden daha refahlı yaşamaya başlar. Hrıstıyana karşı, Müslümanın, hayal bile edemediği şekilde, adaletli davranılır. Asker alınmadığından, Hrıstıyan ailenin çifti, düzeni bozulmaz. Ondan alınan vergi, her ne kadar yüksek görünse de, toplayan tarafından makul alınır. Vergi toplayan beglikçi ve mültezimler; hayvandan, topraktan, ahaliden, toplanacak vergiyi, devletten, üç yıllığına satın alırlar. Onlar umumiyetle Gayrimüslim olduklarından, aynı müsamahayı Müslümana göstermezler; Hrıstıyandan, bir kazanırlar ise, Müslümandan, üç kazanırlar.
Balkanlarda, on altıncı asrın ikinci yarısına gelindiğinde, bir zamanki Bulgar hakanlıklarında refah biter. Günün birinde, kendilerine kıyasen çok az olan Hrıstıyanlar, çoğalmaya başlarlar. Hrıstıyanların Müslüman ahaliye kıyasen çoğalmaları, bilhassa Timok, Strimona, Serrhes hattı batısında hissedilir. Zaten, buralarının Osmanlıya girişlerinde, Hrıstıyan ahali, miktar bakımından, nerdeyse Müslüman ahaliye yakındır. Çoğalma mezkûr hattın doğusunda da olsa, burada Hrıstıyanlık, Makedonya ile mahdut olduğundan, hemen hemen hissedilmez.

Balkanlar, Osmanlı hâkimiyetine girdiklerinde, buradaki Müslüman Bulgarlar, azalır; Sırplar, Hırvatlar, Grekler, Slavlar çoğalırlar. Evvelâ Osmanlının, Avrupada, Asyada, Afrikada yürüttüğü harplerde; çoğunluğu ve vurucu gücü Bulgarlar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar teşkil ederler; vatanları sahipsiz kalırken, onlar, yâd ellerde, kim bilir ne uğruna mahıv edilirler. Vatanlarında Hrıstıyan unsur ise, harplere alınmaz, çoğalır durur. Sonra Hrıstıyan kalan Bulgarlar, Fütuhat devrinde, İslâm dinine geçmeğe başlasalar da, bu devir az devam ettiğinden, Hrıstıyan kalırlar. Onlar, Ortodoks Hrıstıyanlıkları itibarıyla; Sırplara, Hırvatlara, Grek ve Slavlara yamanırlar ve onların nüfuslarını çoğaltırlar.
Diğer taraftan, Hrıstıyan âlemi de, İslâm dinini Avrupaya Müslüman Bulgarların yaydıklarını, düşünür ve onlardan, bunun intikamını alma peşindedir. İlk başta Osmanlı devletinde, Hrıstıyanları, Müslümanlara karşı tahrik eder. On altıncı asra girildiğinde, Osmanlı devleti, bünyesine odaklanan urdan, güçsüz bırakılır. O zaman, Vatikanın, teşvikleriyle; Venedikin, Avusturyanın, Lehistanın, Rusyanın; Osmanlıyla yaptıkları, Hrıstıyanların lehlerine neticelenen, harpler devri, başlar.
Hedef Osmanlı devleti olsa da, Orta Tuna havzasında, Balkanlarda, Kuzey Karadeniz Havzasında, Osmanlı tebaası eski Bulgar hakanlıkları, Müslüman Bulgarlarıdır. On altıncı asırda, Avusturya hudutlarına yakın ve Macaristan içinde bulunan Bulgar hakanlıkları yok edilirler. Rusya da, Kuzey Karadeniz Havzasına iner ve oradaki Bulgar hakanlıklarını, yok etmeye başlar. Bulgarlar, on sekizinci asra girildiğinde, Avusturyadan, Kazana; Ortatuna havzası Macaristandan, Tunanın kuzeyinden, Kırıma kadar, mahvedilirler…

Bu geniş coğrafyada, Bulgarların yok edilmelerine sebep, evvelâ Müslüman olmalarıdır; sonra da, İslâm dinini, Avrupaya, Rusyaya ve Türkiyeye taşımalarıdır. Mezkûr sebeple, bu kırım yapılırken, Bulgarların aynı fedakârlıkla, İsa ve Musa dinlerini de, aynı yerlere taşıyıp, yaydıkları unutulmaktadır. Tarihin unutulması mümkün olmadığından; unutturanın, Müslüman düşmanlığı olduğu, meydandadır.
Hrıstıyan âlemi, Müslüman düşmanlığına istinaden, Balkanlarda Müslüman kalan son toprak parçasında; burada, ötede beride rastlanan Hrıstıyan Türk-Slav karmalarına, ”Bulgar” adı verir ve onlara “Bulgar” olduklarını, kabul ettirir. Sonra da, Doksanüç harbinin, dehşetiyle, bu Düzmece Bulgarlara, İslâm çoğunluğu üzerine, azınlık devleti kurar. Bu devlet de, yüz küsur yıldan beri, çoğunluğu azınlık yapmak için, katleder ve Türkiyeye göç ettirir…
Dünya da; eski tarihlerin ve coğrafyaların; İtalyada, Avuısturyada, Almanyada, bahis ettikleri Bulgarların; Roma, İskender ve Osmanoğulları ordularını, zaferden zafere götüren Bulgarların; kiralı asker yahut müttefik olarak, Byzantionu ayakta tutan Bulgarların; bu Düzmece Bulgarlar olamayacakları, hakikatini, eşelemek, istememektedir. Bir de, Napolyon Bonapartenin (1769-1821) Bulgar asıllı olduğunu okurken, Düzmece Bulgarların Slavlıklarını yadırgarlar. Yine de, yakmalardan sonra, Vatikan ve başka kütüphanelerde bulunan, Bulgarca yazılı kitaplara rastlandığında, hakikatin, meydana çıkacağından, korkarlar…

Romeylerin Greklerden, Sırplardan, Slavlardan Yitirilmeleri ve Patrikhanelerinin, Greklere Verilmesi

Türkiyede ve Balkanlarda, Türkîlere verilen “Romey” ve “Rum” adları, bu hususiyetleriyle, zaman içinde yabancıların, onlara verdikleri adlardır. Meselenin alâka çekici tarafı, ne Hrıstıyan ne de İslâm kaynaklarında, başka millî unsurlara, meselâ Greklere, bu adlar verilmez; onlar, kendi adlarıyla anılırlar. Meselâ Grekler, tarihte de “Romey” olarak, anılmazlar. Hâlbuki bu güne, bu gün; Greklerin çoğunluğunu, Grekleşen Türkî Romeyler teşkil ederler. Bunun için olacak, bunlar; Yirminci asrın başlarına kadar, kendilerine ne “Romey”, ne de “Rum” dedirtirler. O zamana kadar bu addan, uzak tutulmalarını isterler. Sebep; “Romey” adının da, “Rum” adının da, Türke ait olduğunu, bilmeleridir.
Byzantion Koloni Sisteminin çökmesine sebep; Romeylerin, yani İmparatorlukta, “Romey” olarak, bilinen Türkîlerin; İslâm dinine geçerek, “Rum” yani, Müslüman olmalarıdır. Tarihçilerin ”Bizans” dedikleri, Byzantion Koloni Sisteminin, hazinesine dayanarak, Türkîler arasından kiraladığı askerlerle; istismara tabî tuttuğu Hrıstıyan Romeyler, Türk ve Türkîdir. Bu Romeyler, İslâm dinine geçince “Rum” olarak anılmaya başladıklarında, Byzantion Koloni Sistemi, istismar edecek kolon bulamaz, kendiliğinden, çökmeye hazır hale gelir.
Byzantion Koloni Sistemiyle alâkalı “Grek” unsurunun anılması, yalnız ve yalnız Romeylerin, “Grek” denilen yazıyı, Türkçeye tatbik etmeleri; Koloni Sistemi idaresinin, resmi yazışmalarında Grek yazısını ve Grek dilini kullanmasındandır. Zaten bu zaman içinde Grek, Grek olmaktan, çoktan çıkmış, Milâdın ötelerinden beri, esamisi okunmayan azınlık halindedir. Kadim Grek unsuru, Roma devrinde katledilmiş (M E 2. asır), kalan kılıç artığı; Traklara, Hunlara, Bulgarlara, Slavlara karışıp, mutantlaşan, Mutant Grektir.

Byzantion Koloni Sisteminin çöküşüyle, daha sonraları “Osmanlı” diye anılacak Rum Sultanlığında, esamileri bile okunmayan Grekler; Grekçeyi kullanan Byzantion Koloni Sistemi çökünce, bu imtiyazlarından yoksun kalırlar. Şimdi “Grekçe” denilen ve hiçbir şekilde kadim Grekçe olmayan dil, yalnız onların bulundukları yörelerde rastlanan kiliselerde kullanılır.
Kiliseler, ananevi olarak, kendilerine devam edenlerin, dillerini kullanırlar; Romey kiliselerinde Türkçe; Grek kiliselerinde Grekçe; Sırp kilisesinde Sırpça, Slav kilisesinde Slavca, Türk asıllı Ermeni kilisesinde Türkçe kullanılır. Türkiyede ve Balkanlarda Rum Sultanlıkları devri başladığında, Grek, Sırp, Slav ve Ermeni unsurları arasında bulunan Romeyler; onların, Hrıstıyanlıklarında direnişleri tesiri altında, Hrıstıyan kalırlar. Böyle hallerde Grekler arasında kalan Romeyler, zaten “Grek” denilen alfabeyle yazdıklarından, Grek kilisesine; Ermeni arasında kalanlar, Ermeni kilisesine, Sırpların arasında kalanlar, Sırp kilisesine; Slavlar arasında kalanlar, onların kilisesine gider; Grekin, Ermeninin, Sırpın ve Slavın nüfuslarını çoğaltırlar.

Hrıstıyan âlemi, Ehlisalip Seferlerinden beri, Grekler, Sırplar, Slavlar ve Ermeniler arasında bulunan Hrıstıyan Türklerden faydalanmayı, her zaman fırsat bilir. Nihayet 19. asrın başlarında, Osmanlı devletini bitirecek kadar güçlendiğinde; Osmanlı topraklarında Greklere, Slavlara, Ermenilere misyoner mektepleri açar. Bu mekteplere Grekler, Slavlar, Ermeniler arasında kalan, Hrıstıyanlklarında direnen Türkler (Romeyler) de, devam ederler ve onlar da Grek, Slav, Ermeni şuuruyla yetiştirilirler.

Görünüşe göre, Hrıstıyan Türklerin; Grekleşmeleri, Sırplaşmaları, Slavlaşmaları, Ermenileşmeleri; meşhur Yeniçeri ordularına devşirilmeler dışında; ne Osmanlı ne de Cumhuriyet devrinde engellenir. Bu devşirme meselesi de, şayiadır ve yanlış intibaa dayanır; yanlış idraktir. Kaynaklar, öyle yazarlarmış, böyle yazarlarmış. Burası Türkiye ve Türk mevzuu bahis olunca, kaynaklar her türlü yazarlar!
Yeniçeri, umum itibarıyla Balkanlardaki Müslüman Bulgarlardan, Müslüman Bulgarslavlarından, Müslüman Boşnaklardan ve de Müslüman Arnavutlardan alınır. Bunların, yani hem Müslüman Bulgarın, hem Müslüman Bulgarslavının, hem Müslüman Boşnakın, hem Müslüman Arnavutun; (Meselâ Hırvatın, Sırpın Müslümanı-Boşnak, Hrıstıyanı Hırvat ve Sırptır) Hrıstıyanı da, olduğundan, devşirilme şayiası intibaı ile kalınır. Bir de Bulgarın, dili, her ne kadar Türkî olsa da, Pomakın, Boşnakın, Arnavutun dillerinde, her ne kadar çok Türkçe sözler olsa da; dillerinin, Osmanlı devri Türkçesine, devşirilmeleri için, Türkiyede, Türk ailelerine verilmeleri icap eder.

Art niyetliler bu aynı millî unsurun iki dini ikrar etmesinden ve bulûğ çağında alınan oğlanların Türkiyede; dili ve örf-adetleri, öğrenmeleri için, Türk ailelerine, bırakılmaları hakikatlerini, suiistimal ederek, Hrıstıyan dininden, İslâm dinine devşirmeden, bahsederler ki, hakikatlerle alâkaları yoktur. Ayrıca Müslüman Türk ve Bulgar, “Rum” diye, anıldıklarından, sehven veya kasten, Greklerin de devşirildikleri, söylenir. Ne Grek, ne Bulgarslavı, ne Ermeni, ne de Laz alınıp, Yeniçeri yapılmıştır. Trabzon Türklerinin bile yeniçeri alınmamaları hususunda ikaz mevcuttur.
Osmanlıya gelen (1700) ve yeniçeriler hakkında ilk intibalarını edinmeye başlayan ilk Rus sefiri Tolstoy, yazmış olduğu raporda, eski yeniçerileri şöyle anlatır: “Sultanın teveccühüne kavuşmuş az miktarda yeniçeri; onların çoğu Albanez, Sırp, Boşnak, Bulgar – yiğit Avrupa halkı; Asya insanı, onlar gibi, yiğit değil.” (Russkiy Posol v Stambule. Moskva 1985. s:60)
Yeniçeri; Müslüman Bulgar, Pomak, Arnavut ve Bosnalılar arasından yapılır. Bulgarlar Türkî; Bosnalılar ve Pomaklar da, Bulgar (Türkî) karışımı Slavlardır. Yeniçeri yapmada, kaide haline getirilen bu anlayıştan, istisna çok nadir olur. Fütuhat devrinde, böyledir. Aksini iddia edenler, istisna ve uydurmalara dayanırlar ve art niyetlidirler. Onlar, iddialarında yalnız din farkına ve yerleşim yerleri etnik yapısı tahminlerine dayanırlar. Fütuhat devrinden sonra, vaziyet değişir, hemşerimiz Koçi Beyin de dediği gibi, parasını sayan, Yeniçeri de olur, Yeniçeri ağası da.

Bizim burada asıl demek istediğimiz, Osmanlı devrinde meselâ İslâm dinini ikrar eden Bulgar varken, Pomak varken, Boşnak varken; Hrıstıyan dinini ikrar eden Bulgarın, Bulgarslavının, Hırvatın, Sırpın; yeniçeri, yapılmadığıdır. Hrıstıyan Romeye, Bulgarslavına, Sırpa, Hırvata; hiçbir zaman sahip çıkılmadığıdır. Cumhuriyet devrinde bile yüz binlerce Hrıstıyan Türk (Romey), kendi isteği üzere, Grek Devletine bağışlanırlar. Hrıstıyan Türklere (Romeylere), Türk olarak sahip çıkılmaması neticesi; İstanbul Fener Romey (Hrıstıyan Türk) Patrikhanesi, Greke bağışlanır ve Grek tarafından idare edilir.
Fener Romey Patrikhanesi; Dokuzuncu asırdan itibaren, İslâmların bol olduklarından, “İslâmbol”, oradan da “İstanbul” olarak, anılan şehir; on beşinci asırda İslâmların eline geçince, Hrıstıyanlıklarında direnmeye devam eden Romeyler, yani Hrıstıyan Türkler için, muhafaza edilir. Sonraları, on yedinci asırdan itibaren, Patrikhanenin Greke bağışlanması, Hrıstıyan Türklerin (Romeylerin) küçümsenmelerinden, tarihi hakikatin, görmezden gelinmesinden, millete Tarih öğretilmemesinden, ileri gelir. Patrikhanenin Greklere verilmesi, Patrikhanenin asıl sahipleri Romeyler (Türk Hrıstıyanlar) için, çok büyük adaletsizliktir.

BİRİNCİ BÖLÜM

BULGARSLAVI DEVLETİ

On dokuzuncu asırda, Kabala ittifakı; aslında Avrupa ırkından olan ve Milâttan binlerce yıl evvelden başlayıp, Milâttan sonra On üçüncü asra kadar; Karpatların, Alplerin kuzeyinden inerek; Fransanın, İsviçrenin, İtalyanın, Almanyanın, Avusturyanın, altını üstüne getiren Türkîlerin; “Orta Asyadan, Malazgirt harbinden sonra geldiklerine” ve ne pahasına olursa olsun; “Avrupadan, Orta Asyaya atılmaları lâzım geldiğine”, Avrupa efkârı umumiyesini inandırır.
İnsanın hafızası tarih olmasa bile, hiçbir Allahın kulu kalkıp, bu cehalete, bu düşmanlığa; “Ben Avrupalıdan daha çakırım, daha kumralım! Beni, Parisin ortasına koysalar; Fransızdan, İngilizden, Almandan, kim ayırabilir?! Orta Asyalı olsam, bunu çocuklar bile anlar.” demez. Onlar da hiçbir ispatı olmayan bu yalanı bir hakikat olarak, kabul ettirip; Avrupada Türîklerin katledilmelerine, alet ederler…
Balkanlarda, Sırplara, Karadağlılara, Greklere, Romenlere devlet, kuruluverildikten sonra, burada Müslüman kalan topraklarda, o zamana kadar hazırladıkları ve “Bulgar” adı verdikleri, Hrıstıyan topluluklara, devlet kurma sırası gelir. Rusya, Tersane Konferansında, bunu açıkça dile getirir. Konferansa iştirak eden devletler, “Türkleri, geldikleri Orta Asyaya atmakta” kararlı olduklarından, Rusyanın, kurulacak, sözde Bulgar devletiyle, hemhudut olmasına, ses çıkarmazlar.
Rusya, Tersane Konferansına katılan devletlerin, “Bulgar” devleti kurma tasarımlarına gösterdikleri müsamahadan cesaretlenerek, başlattığı 1877-1878 Osmanlı-Rus muharebesini kazanınca; tarih tarafından “Garip” olarak kabul edilen, kendisinin müellifi olduğu “1876 Tersane Konferansı Elçiler Teklifini”; Yeşilköy muahedesiyle meşrulaştırır.
Neticede Timok, Strimona, Serrhes hattının doğusu işgal edilir. Orasının çoğunluğu olan, Bulgartürklerinin üzerine; oralara gelme ve azınlık olan Bulgarslavlarının, hâkimiyeti kurulması, büyük bir adaletsizliktir. Bu tarihi adaletsizlik, herkes tarafından bilinmesine ve görülmesine rağmen, Hrıstıyan âlemince tasdiklenir ve emrivaki kılınır.

Bulgarlar, Hrıstıyan Bulgarlar, Müslüman Bulgarlar ve Bulgarslavları

Tarihte, Balkanlar için, “Bulgar” adının kullanılışında, üç merhale müşahede edilir. Milâttan hemen sonra Batı Karadenizden, Adriyatik denizine; Tuna nehrinden, Ege denizine kadar ahalinin “Bulgar” adıyla, belirlendiği olur. Bu “Bulgar” adının kullanılışında ilk merhale sayılır. İlk merhalede “Bulgar” sözü etnonim olarak, öz anlamını, has manasını korur. Bu sözle yalnız “Bulgar” adı altında birleşen Türkî boyları ifade edilir. Bulgar boyları; Kuzey denizinden, Almanya, İtalya, Balkanlar ve Kuzey Karadeniz havzasına uzanırlar.
İkinci merhalede Roma hâkimiyetinin Türkiyede ve Balkanlarda otoritesi güçlendikçe, oralardaki Pers ve Bulgar ahali, “Romey” olarak, anılmaya başlar. Bunlara “Romey” adı, Roma ordusundaki Türkîlerden, geçer. Onlar da, Persler ve Bulgarlar gibi, Türkîdirler. O zaman içinde Roma imparatorluğu hudutları dâhiline alınan ahali “Bulgar” olarak, anılır. Bu aralıklarla Roma imparatorluğu hudutlarına alınan ve “Bulgar” olarak anılan ahali, Timok, Strimona, Serrhes hattı batısında yer alır. Bunun dışında, Roma imparatorluğu hudutları dışında kalan Kuzey Karadeniz ahalisi de “Bulgar” olarak, anılmaya devam eder. Mezkûr hattın doğusunda kalan Bulgarlar ise, “Romey” olarak, anılmaya, devam ederler.
Mevzuuyla alâkalı Üçüncü merhale, ikrar edilen din ile alâkalıdır. Malûm olduğu üzere Milâdın birinci asrından itibaren Türkiyedeki ve Balkanlardaki Romeyler, Hrıstıyanlığı kabul ederler. Beşinci asra doğru Türkiye ve Balkanlar için, Roma İmparatorluğu devri kapanır; Byzantion Koloni Sistemi devri başlar. Romeyler, Byzantion Koloni Sistemine kolonluk yaparlarken, Yedinci asrın ikinci çeyreğinde, insanlığa ihsan edilen İslâm dini yayılmaya başlar.
İşte o zaman, Byzantiona kolonluk yapan Romeyler, yozlaşan Hrıstıyanlığı, İslâm dinine benzeterek, ıslah etmeye çalışırlar. Bu sebepten buraları, İslâm dininin yayılışıyla “Tasvir Yırtıcılık” devrini yaşar (7., 8., 9. asır). Enteresandır; Tasvir Yırtıcılık yalnız Romeylerin arasında cereyan eder; Greklerin ve Slavların aralarında cereyan etmez. Tasvir Yırtıcılık, Romeyleri, İslâm dinine götürür. Romeyler çoğunluk olarak İslâm dinine geçip, “Rum” adını alırlar; burası “Rumeli” olarak, anılmaya başlar.
Üçüncü merhalede Timok, Strimona, Serrhes hattının batısındaki ahali ara sıra Bizans İmparatorluğu hâkimiyetine, girdiğinden dolayı “Bulgar” adıyla anılır. Şimdi onlar eski Hrıstıyan Bulgarlar olarak, Hrıstıyanlıklarını muhafaza etmeleri sebebiyle de, Hrıstıyan kaynak eserler tarafından, yer yer “Bulgar” olarak, anılmaya devam ederler. Bununla beraber, o sıralarda Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusundaki Rumların ve Kuzey Karadeniz havzasındaki ahali, İslâm kaynaklarında “Bulgar olarak, anılmaya devam eder. Bu şekilde Hrıstıyan ve İslâm kaynakları, geç vakitlere kadar, Bulgar etnonimini ve Bulgar coğrafyasını hatırlatırlar.
Diğer taraftan; Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusu Müslüman ahalisinin “Rum” olarak anılmasıyla beraber; burada Hrıstıyanlıklarında direnmeye devam eden Romeylere ve buraya gelen Avarlara, Kumanlara, Hrıstıyan olmaları itibarıyla “Bulgar” denilmesi; belirlenen hudutların, dışına çıkılması, demektir; çünkü bu bapta, etnik esasta mesele çıkar. Meselâ burada sıraladığımız Avar ve Kuman boyları Türkîdir; ancak onlara Hrıstıyan oldukları için “Bulgar” denildiği vakit; Bulgar adının İkinci merhalede kazandığı, “Hrıstıyan” manası akla gelir. Bu manaya göre şimdi “Bulgar” denildiğinde, evvelâ “Hrıstıyan”; sonra Timok, Strimona, Serrhes hattı batısında teşekkül eden Bulgar-Slav kırmaları mevzuu bahis olurlar. Netice itibarıyla bazı kaynakların Tırnova Kuman Krallığını, Hrıstıyan olduğundan “Bulgar” göstermeleri, onların hiçbir şekilde Bulgarslavı oldukları manasına gelmez; Hrıstıyan Türkî Bulgar oldukları manasına gelir.

Bulgarslavlarına Bulgar Devleti Kurma Hazırlıkları

Slavların, Balkanların kuzeybatısına, 7. asırda Bulgarlar ve Bizans tarafından getirildikleri; onların bir kısmının getirildikleri yerlerde kaldıkları, bir kısmının da, güneydoğuya, Selanik dolaylarına indikleri, burada Bulgarlarla kaynaşarak, türedikleri; Bulgarlarla az kaynaşanların Sırp ve Hırvat kaldıkları, çok kaynaşanların da, bu günkü Makedonyaya doğru “Bulgarslavı” oldukları, tarihî hakikattir.
Makedonyada teşekkül eden Bulgarslavları, burada Bulgarlarla iç içe yaşarlar. Balkanlara Yedinci asrın ilk yarısında, İslâm dininin yayılışında, buradaki Bulgarların ve Slavların bir kısmı İslâm dinine geçseler de, çoğunluk, Hrıstıyan kalır. Daha evvelden de, Tarih burasını Bulgaristan ve Hrıstıyan bellediğinden, geç vakitlere kadar, burası Bulgaristan, ahalisi de “Bulgar” belirlenir. Osmanlı topraklarından geçen bütün yabancı seyyahlar, istisnasız, burasını, mezkûr hattın batısını, Sırbistana ve Hırvatistana kadar ”Bulgaristan” olarak gösterirler.
Ancak vaziyet bundan sonra değişir. Hrıstıyan âleminin, Balkanları, Müslümanlardan, arındırma plânlarına göre burada Grek, Sırp ve Romen devletleri kurulunca; Bulgarslavlarına “Bulgar”, Müslüman kalan Balkan topraklarına; Bulgarslavı unsuruna rastlansın veya rastlanmasın, kasıtlı olarak ”Bulgaristan” denilmeğe, başlanır. Burası da Timok, Strimona, Serrhes hattının doğusudur.

Timok, Strimona, Serrhes hattının doğusunda “Bulgarslavı” mevzuu bahis olduğunda; onların buralarda yerli (avtohton) olma ihtimali yoktur; onlar, buralara gelme veya getirilmedirler. Buraya “Gelme” olduklarında; çeşitli sebeplerden dolayı, mekân değiştirme mevzuu bahistir. Mekân değiştirme üç sebeple olur. Birinci sebep yaşadıkları yerlerde (Timok, Strimona, Serrhes hattı batısı) geçim sıkıntısı çekerler veya komşu köylerle (yine Bulgarslavı) geçinemezler.
Bazı Bulgarslavı köylerinin Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusuna gelmelerine ikinci sebep, Osmanlı Rus harpleri ve Rusların Ortodoksluk üzerine yaptıkları propagandadır. Harpler esnasında Rus propagandası; işgal ettiği Boğdan, Eflâk topraklarına ve Kuzey Karadeniz kıyılarına, Bulgarslavlarının, göçmelerini ister.
Bir diğer sebep de, On dokuzuncu asırda zuhur eder. Balkanlarda kurulan Sırp, Grek ve Romen devletleri Bulgarslavlarını asimle etmek isterler, onlar da, bu zulümden kurtulmak için, Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusuna geçerler. Bu çeşit göçler, bilhassa Bulgarslavı devletinin kuruluşundan sonra çoğalırlar.
Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusunda yapılan bütün etnolojik araştırmalar buradaki Bulgarslavlarının; buraya, mezkûr hattın batısından geldiklerini, gösterirler. Bu sebepten şimdi bile, Doğu Bulgaristandaki Bulgarslavları, hâlâ Timok, Strimona, Serrhes hattı batısı şivelerini konuşmakta ve o yörelere has elbiseleri ve kültürü taşımaktadır. (Miletiç L., Staroto Bılgarsko Naselenie v Severoiztoçna Bılgariya. Sofiya 1902. S: 27, 76). Yani mezkûr hattın doğusunun kendisine mahsus Bulgarslavı şivesi ve kültürü yoktur. Bu hakikat de, buradaki Bulgarslavlarının yerli olmadıklarını, Makedonyadan, gelme olduklarını, gösterir.

Balkanlarda ezelî Türk hâkimiyetinin kaldırılması, Batılı devletlerin Strateji plânlarına göre işlenmişlerse de, bu plânların uçlarında icracı olarak Rus Çarlığı bulunur. Batının, Balkanlarda Türke yabancı unsurlara devlet kurma plânlarının, icracısı Rusyadır. Ruslar, Kuzey Karadeniz havzası Bulgar topraklarını ele geçirince; Karadenizi Slav gölü yapmak için bu denizin batısına yönelirler. Burası ise eski Türkî Göç sirkülâsyonu üzerinde bulunduğundan, Müslümanların ezelden beri yoğun yaşadıkları topraklardır. Rusya, Karadenizi, Rus gölü yapmak uğruna, bütün bu ahaliyi kılıçtan geçirmeyi, göze alır ve kılıçtan geçirir…
Deli Petro zamanında, Bulgarslavları arasında Panslavist propaganda başlatılır. Hrıstıyan âlemi de, bu Bulgarslavlarını, Osmanlıdan ayırma çabasındadır. Avrupanın harplerle (1699 Karlofça Muahedesi) ve 1740 yılından itibaren Kapitülâsyonlarla; Rusyanın İstanbul Sulh Muahedesiyle (1700) ve harplerle (Küçük Kaynarca Muahedesi. 1774), Osmanlı Devletine hâkim olmaya başladığı sıralar, sahneye; ”Bulgar” tarihçileri çıkarlar. Onlar, Ortodoks Hrıstıyan Bulgarları ve Ortodoks Hrıstıyan Bulgarslavlarını, “Slav soyundan Bulgarlar” olduklarına, ikna etmeye, başlarlar.
Tarihçilerden ilk ikisi Katoliktir. Onlardan birinin adı Blazius Klayner diğerinin Petır Bogdan Bakşidir. Bu sonuncusunun adından; hakkına Bulgar-Slav karması olduğu anlaşılır. Çünkü ”Bogdan” adı, Türk has isim yapma ananelerine göre yapılıdır ve tercümesi harfiyen ”Tanrı verdi” anlamına gelir. Buradaki ”Bakşi” adı ise kadim Türkçe sözdür ve Kadim Türkçede ”Şaman” yahut ”Ozan” manasında kullanılır. Bu zamanlarda beliren üçüncü tarihçi de Hrıstıyan Ortodoks mezhebinden olup, “Paisiy Hilendarski”, yani (Hilendarlı Paisiy) adını taşımaktadır.
Bu üç tarihçinin; Bulgaristandaki Ortodoks Hrıstıyan Bulgarları ve Ortodoks Hrıstıyan Bulgar-Slavlarını, ”Bulgar” olarak belirlemeleri; bu adla belirlenen insanlar tarafından, büyük bir muhalefetle karşılanır. Bunun için ikisi Batı, biri Moskof ajanı olan bu tarihçiler; bu, sözde ”Bulgarlara”: ”Hey ucubeler, kendinize ’Bulgar’ demekten, neden utanıyorsunuz?!” diye, sitem ederler. (Paisiy Hilendarski’nin ”İstoriya Slavyanobolgarskaya” adlı meşhur eseri).

Bulgarslavı Devletinin Kurulması ve Genişlemesi

Hrıstıyan Âleminin ”Bulgar” etnonimini ve bu etnonimin kadim sahiplerinin, ezelî topraklarını alarak, buralarda Müslümanlığı kazımaları maksadıyla Bulgarslavlarına bağışlama arzularının, son merhalesi, Batı ve Rusyanın 1876 yılı sonlarında İstanbulda topladıkları Tersane Konferansı olur. Konferans, evvellerden tasarlandığı gibi, Bulgarslavlarına yalnız Makedonya, Vidin, Tırnova bölgelerini değil; buralara ilâveten Dobruca, Deliorman, Aytos bölgelerini; Rodopları ve Trakyayı da verir. Yani bütün Timok, Strimona, Serrhes hattının, doğusunu verir.
Timok, Strimona, Serrhes hattının doğusu, on dokuzuncu asrın ikinci yarısında Bulgarslavı devleti kurulurken, umum itibarıyla Bulgarlığını (Bulgartürklüğünü) muhafaza eder ve umum itibarıyla, Müslümandır. Bunun için Hrıstıyan âlemi ve Ruslar, kurulan Bulgarslavı devleti için, payitaht bulmakta zorluk çekerler. Çünkü payitahtlar, devletin esasını teşkil eden milletin merkezinde yer alırlar. Ancak Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusunun her yeri, umum itibarıyla, Müslümandır. Bu sebepten Hrıstıyan âlemi, tarihe müracaat eder. Tarihte bazı kaynaklarda Tırnova Kuman Krallığı “Bulgar” olarak geçtiğinden dolayı, Tırnova, şehri, yeni kurulan Bulgarslavı devletinin, payitahtı yapılır. Başka türlü Tırnova eyaletinin çoğunluğu Bulgartürküdür.

Çeşitli sebeplerle; Timok, Strimona, Serrhes hattının doğusuna gelen ve buralara yerleşen, Bulgarslavlarına, burada devlet kuruluvermekle; Müslüman ahalinin soykırıma, tabî tutulması için, davetiye çıkarılır. Çünkü bu devlet, Müslüman çoğunluğun üzerine kurulmaktadır; burada Bulgarslavları, Bulgartürklerine bakarak, hiç denilecek kadar azdırlar. Hrıstıyan âlemi; Grek, Sırp, Karadağ devletlerinin kuruluşlarında oradaki Müslümanların nasıl yok edildiklerine, şahit olduğundan; Bulgarslavı devletinin bünyesine, Bulgartürkü soykırımını programlar.
Hrıstıyan âlemi (Batı ve Rusya); Osmanlı Devletini yıkma yahut mahıv etme plânları stratejilerini gerçekleştirirlerken, Balkanlarda; Rus, Siyonist ve Batı menfaatleri çatışmalarına rağmen, mutabakata varırlar. Netice olarak; Türk-İslâm düşmanlığından kaynaklanan sapık bir hırsla, burada bulunan bir avuç Bulgar-Slav kırmasına, Hrıstıyan olduklarından, Bulgartürklerinin ”Bulgar” adlarını verirler. Sonra da bu ”Bulgar” adı verdikleri Düzmece Bulgarlara, Bulgatürklerinin ata topraklarında devlet kuruverirler. Çoğunluğun üzerine kurulan bu devlete, Birinci Cihan harbi sonuna kadar, Osmanlı toprakları hesabına, beş misli büyümesi için, imkân sağlanır.

Bulgarslavı devleti, Osmanlının reyi ile genişler. Evvelâ Osmanlı Dobrucayı, Deliormanı, güneye Edirneye kadar toprakları, Harp tazminatı olarak, kendi elleriyle Ruslara (Yeni kurulan Bulgarslavı devletine) teslim eder. Osmanlı, Bulgartürklerinin, Kırcali kasabasının Karatarla köyünde kurdukları; Filibe, Hasköy Kırcali, Gümülcüne eyaletlerini ihtiva eden ve Osmanlı devletinin parçalanmasını tam kırk yıl tehir eden “Hükümet-i Muvakkatiye” (1878-1885) devletlerini, fesih eder. Osmanlı, (1880) yılında başlatılan Deliorman Türkleri isyanına iştirak eden zabitleri kışlalarına çağırmakla, buradaki Bulgartürklerinin istiklâllerini engeller. Osmanlı, Bulgartürkleri Hükümet-i Muvakkatiyesinin kazanımı Şarki Rumeliyi Bulgarslavı devletine 100 milyon marka satar. (1885). Osmanlı, Bulgartürklerinin, kurdukları; kuzeyi Nevrekop, Dövlen, Paşmaklı, Eğridere, Kırcali, Mestanlı, Koşukavak, Ortaköy kazalarını; güneyi Serez, Drama, İskeçe, Dedeağaç, Gümülcüne, Sofulu, Dimotika kazalarını ihtiva eden “Garbi Trakya Hükümet-i Müstakillesini” veya ”Batı Trakya Cumhuriyetini”, Bulgarslavı devletine peşkeş çeker.

Bulgarslavları ve Bulgartürkleri

Doksanüç harbiyle Bulgarslavlarına devlet kurulduğunda, onlar aynen Bulgartürkleri gibi giyinmektedirler ve dillerinin yanı sıra, bir de, Osmanlı devri Türkçesi konuşmaktadırlar. Bulgarslavlarının, dinlerinden başka kültürü, Bulgartürkü kültürüdür. Slavlıkla alâkalı kültürlerinde bir şey yoktur. Bu gerçeği antropolojik yapıları, etnoloji araştırmaları, hem de 20. asra kadar kullandıkları dilleri doğrulamaktadır. Kalıcı antropolojik yapılarının ve etnolojilerinin Bulgartürkleriyle bir oldukları inkâr edilmez ve her zaman kolayca tespit edilebilir. Dillerinin de, Ruslaştırılmadan evvel, eğer Bulgartürkçesine ”çok” değilse de, ”az” denilmeyecek kadar yakın olduğu hakikattir.
Bunu görmek için azılı Moskofçu ve Müslüman düşmanı Nayden Gerovun; itina ile Türkçe (Bulgartürkçesi) sözlerden arındırıp, Rusçaya ayarlamış olduğu ”Bulgar Dili Lügatine” bakmak yeterlidir. Dillerini Ruslaştırma gayretlerine rağmen lügatin binlerce Türkçe (Bulgartürkçesi) kökenli sözler ihtiva ettiği görülür. (Gerov N., Reçnik na Bılgarskıy Yazıyk. I-IV cild. Plovdiv 1895-1904). Kelime hazinesi, Türkçeyle (Bulgartürkçesiyle) bu kadar çok müşterekleri olan, sadece yüz küsur yıl evvelki Bulgarslavcası; cümle kuruluşu ve kelime yapısında, Türkçe ile (Bulgartürkçesiyle) birçok noktalarda birleşir.
Bu yakınlık, yalnız dilde değil, bütün örf ve adetlerde, bu sefer, dînî müessirlerin dışında; doğumdan, ölüme kadar, aynen tekrarlanmaktadır. Bulgartürküyle, Bulgarslavı unsuru arasında her hususta olan yakınlık, Bulgarslavı karışımında, Bulgar karışımının, Slav karışımından çok daha fazla olmasındandır. Bu yoğrulma Osmanlı evvelsi ve sonrası, hattâ ve hattâ Bulgarslavı devleti kurulması sonrası, Ortodoks Hrıstıyan Bulgar unsurunun Ortodoks Hrıstıyan Bulgarslavlarıyla kaynaşmaları neticesidir.
Doksanüç Harbinde; yüzyıllar boyu hiç bir Türk diyarından göç almadığı bilinen Güneybatı ve Kuzeybatı Kocabalkan eteklerinde; dilleri Türkçe, yani henüz Bulgarslavlaşmamış, dinleri Ortodoks Hrıstıyan, ancak ”Gagavuz” olarak değil, ”Bulgar” diye anılan, Hrıstıyan köylere rastlanır. Bunlar burada 19. asra kadar Hrıstıyanlığında direnen, ezelî Bulgar köyleridir. Bunlar, Bulgar (Türkî) dillerini, bulundukları yerlerde Müslüman Türk kitleleri arasında bulunduklarından, hâlâ korurlar.

Meselâ o zamana kadar (1880), Orhaniye eyaletinde Bulgartürkleri arasında Bulgartürkçelerini muhafaza eden Hrıstıyan Bulgarlar, Rus ve Panslavist müsteşarların teklifleriyle; yurtlarından alınarak Vraca yöresine evvelden “Derbentçi voynuganı” olarak, Osmanlının getirdiği Bulgarslavı unsuru arasına iskân edilirler. Böylece asırlardır korunan dillerinin, Bulgarslavcasıyla değişmesi için yatırım yapılır.
Bugün bu kadim Bulgarlar; dinlerinin ve muhitlerinin tesirleriyle; dillerini ve bir zamanların Bulgarları olduklarını, unutmalarına rağmen; Bulgartürklerine karşı hoşgörüleri, onlarla evlenmeyi tercihlerinde sezilir; Bulgartürkleriyle evli Bulgarslavlarının çoğu, Vraca taraftandır. Kırcali yöresinde Bulgartürkleri ile evli Bulgarslavı Vracalı kadın ve erkeklere sıkça rastlanır…
Bulgartürkleriyle, Bulgarslavları arasında mevcut bunca yakınlığa rağmen; Bulgarslavlarının, Bulgartürklerine karşı sergiledikleri vahşet, düşündürücüdür. Bu bapta, ortaya başka bir hakikat, de çıkmaktadır. Bu Orhaniye Bulgarlarının, alınıp, Vraca Bulgarslavları arasına, yerleştirme sebeplerinden biri, onların, Bulgartürklerine yapılan zulmü görmemeleri için, olduğu söylenir. Dolaysıyla dilin muhafazası, her şeye rağmen yakınlığı güçlendirmekte; din, dinsizlerin elindeyse, insanı imanından etmektedir…

Bulgarslavı Devletini Ayakta Tutma Yatırımları ve Projeleri

Bulgarslavı devletinin kurucuları, “Bulgar” devletini kurarlarken; devlet kuruverdikleri “Bulgarların”, Bulgar olmadıklarını ve bu Düzmece Bulgarların, kurulacak devlette azınlık teşkil edeceklerini, bilmektedirler. Bunun için 1877-1878 Osmanlı Rus harbinde, Müslüman ahali, Rus askerleri ve Rus ordusundaki Bulgarslavı opılçentsileri (İntikamcıları) tarafından, resmen kılıçtan geçirilir. Aynı dehşet, aynı şiddet, Balkan harbinde tekrar tatbik edilir.
Bulgarslavı Devletinin kurucuları ve ilk idarecileri olan Ruslar, dolaysıyla Hrıstıyan âlemi; bu devleti, Bulgartürklerinin yoğun olarak yaşadıkları Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusuna kurmakla; burada yoğun olarak yaşayan Bulgartürklerini, sonu gelmeyecek soykırımlara, mahkûm ettiklerinin, şuurundadırlar. Muvakkat Rus Hükümeti idarecileri; inşa edilen Bulgarslavı Devleti hudutlarında, Bulgartürklerinin çoğunluk olmalarının; bu devlet için tehlike arz ettiğinin, endişesini taşırlar.

Bulgarslavı devletini kuranlar, Bulgartürkleri nüfusunu azaltmak için; kısa müddette ve uzun müddette neler yapılabileceğini, Bulgarslavı Derin Devletine, projeler olarak, bırakırlar. Bu projelerde gösterilen “Azınlık siyasetleri”; Hrıstıyanlaştırmalara, katliam ve göç muhtevalı soykırımlara dayanırlar. Projeler; Rusların, Kuzey Karadeniz Havzası Bulgarlarını yok etmelerinde, Türkistan Türklerini Hrıstıyanlaştırmada edinilen, tecrübelere dayanırlar.
Bu tecrübeler, Bulgarslavı devletinin kurulmasından çok daha evvel; Rusyada yetiştirilen Bulgarslavı münevverlerine ve Çeklerin, Lehlerin, Slovenlerin, Sırpların, Hırvatların aralarından, Panslavist (Panmoskovist) ilim adamlarına işlenirler. Şimdi Panslavistler yeni “Slav” devleti kurma heyecanında, basitlikleri ile soykırıma götüren tasarımlar yapmaktan öte gidemezler. Diğer taraftan, Rusyanın ve Panmoskovist müsteşarların; kurulan Bulgarslavı devletini ayakta tutma tasarımlarında; Bulgartürkleri meselesini bütün incelikleriyle bildikleri, görülmektedir.

Yeni Slav Devleti kurulmuş olması çılgınlığının, sarhoşu Rusya ve Panslavistler; meselâ Çek asıllı Konstantin İreçek (1854-1918) gibi Avrupa Panmoskovistleri; üşüşmüşler, ezeli Türk topraklarının ivedilikle Türksüzleştirilmesi için, buralarını Müslümanlardan temizleme projeleri hazırlarlar ve bazılarını daha o zaman yürürlüğe koyarlar. Yeni kurulan Bulgarslavı devletini, Bulgartürklerinden temizleme cihetinde en küçük teferruatları kaçırmayacak kadar titiz faaliyetlerde bulunurlar.
Panslavistlerce hazırlanan projelere göre; İslâm dini, Bulgartürkü dili ve Bulgartürkü kültürü; Bulgarslavı devleti müessese ve şubelerinde küçümsenir, aşağılanır. İslâm dininin, Bulgartürkü dilinin ve kültürünün, küçümsenmesine ve aşağılanmasına, Bulgarslavı halkı da seferber edilir. Bulgartürklerinin dilleri, kültürleri, dinleri; Bulgarslavlarının dilleri, dinleri ve kültürleriyle kıyaslanarak, Bulgartürklerinde aşağılık hissi teşekkül ettirilir. Bulgatürkleri arasında Slavlaşma, Hrıstıyanlaşma arzuları teşvik edilir.

Bununla beraber Müslümanlar arasında mezhep (Sünnilik, Alevilik); aşiret (Bulgartürkü, Pomaktürkü, Çingenetürkü); düşünce ve görüş; fırkacılık farkları çıkartma, alevlendirme, girişimlerinde bulunulur ve aralarında dayanışma bağları kesilmesi için uğraşılır. Kendi tarihlerini, dinlerini ve kültürlerini tanıyan ve bilen Bulgartürkleri, baskı altında tutulurlar; medenî ve dînî sahada Müslümanlara birçok kısıtlamalar getirilir. Meselâ neşriyatta tatbik edilen yok edici sansürden başka; gazeteleri, yarı Türkçe, yarı Bulgarslavca çıkartılmaya başlanır.
Bulgarslavı Devletinin ilk kuruluş yıllarında; Panmoskovist plânlarıyla alâkalı, Müslümanların Slav kökenli oldukları, ileri sürülmeye başlanır. Bu asılsız iddialar tutulup, ilim çevrelerince körüklenir, ötede beride Müslümanların adları Hrıstıyan-Slav adları ile değiştirilir. Kendi dininden, medeniyetinden vazgeçenlere, Bulgarslavlarının sahip oldukları haklar tanınır, hattâ bazı imtiyazlar bile verilir. (Dimitrov G., Knyajestvo Bılgariya v istoriçesko i etnografsko otnoşenie. Çast I. Plovdiv 1895).

Batılı Panmoskovistlerinin ve Rus müsteşarlarının Azınlıklar Siyaseti Projelerine döktükleri; her şeye rağmen ”ince” ve ”kibar” denilebilinecek kuruntuları; Büyük Katerinanın, Kazan Bulgarları ileri gelenlerinin, hiç direnmeden Hrıstıyanlığa geçenleriyle alâkalı tecrübelere de, dayanır. O zaman Rusyanın işgal ettiği Türk diyarlarında, Hrıstıyanlığa geçen Türk ileri gelenleri; Petersburgta, Moskovada, Kievte, Kazanda; Rus zadegânı yapılırlar. Bu payeli dönmeler de, soyunu, sülâlesini, Rus siyasetine yanaştırır ve Bulgarlar, Ruslar tarafından, hazmedilir.
Rusların, kendi devletlerinde Bulgarları hazmetmelerine dayanan bu siyasetin, Bulgarslavlarının soysuzluklarından; ayrıca Bulgartürklerinin çoğunluğundan dolayı, Bulgaristanda tatbik edilmesi, zordur. Netice itibarıyla burada Bulgartürkleri, Rusyadaki Türklere bakarak, çok daha dehşet verici şekilde ve çoğunlukta katledilirler…
Batılı Panmoskovistlerin ve Rusların, yeni kurulan Bulgarslavı devletine, hazırlayıp, bıraktıkları “Azınlıklar Siyaseti Projeleri”, kurulan devletin fıtratına uygun değildir. Mezkûr projeler, her ne de olsa; devlet görmüş devlet ananesi olan insanlar tarafından hazırlanırlar. Bulgarslavları ise devleti ve devlet ananeleri olmayan topluluktur. Tatbik edilmeleri için; diplomatik gayret, siyasi olgunluk ve kültüre ihtiyacı olan “Azınlıklar Siyaseti Projeleri”, Bulgarslavı devletinin sağlıksız yaradılışından dolayı, çok geçmeden, Bulgarslavlaştırılırlar.
Kuruluşunun ilk yıllarından, birinci Cihan Harbi sonuna kadar Bulgarslavı devleti, ağırlıklı olarak iç siyaseti ile ve bu siyasetten kaynaklanan dış siyaseti meseleleriyle uğraşır. Bulgarslavlaştırılan “Azınlıklar Siyaseti Projelerine” göre şimdi Müslümanları yıldırmayı yoğunlaştırmak için; her türlü vahşet artırılır; kanlı katliamlar başlatılır. Bulgarslavları silâhlandırılarak yahut mevcut silâh, mühimmat ellerinde bırakılarak, Müslüman köyleri üstüne salınıp, devamlı soykırımı yapılır. Neticede Bulgartürklerinin bir kısmı arasında, Hrıstıyanlığa sığınma başlar (Sofya, Orhaniye eyaletleri); bir yandan, Dobrucada, Deliormanda, Aytos dağlarında soykırım katliamları başlatılarak, Osmanlı Devletine göçler durmaz ve katliamların ölçülerine göre, göç edenlerin sayıları artırılır.

Bulgarslavı Devletinin “Azınlıklar Siyaseti Projeleri”, aradan yüz küsur yıl geçmesine rağmen, günümüzde; değiştirilmeden, soykırımlarla yürütülür. Bulgartürklerinin, hep eskilerde olduğu gibi; dinleri, dilleri değiştirilir, ileri gelenleri işbirlikçi yapılır, hapishanelere gönderilir, ya da öldürülürler. Zulüm zirveye getirilerek, Türkiyeye katar katar, göçler düzenlenir. Devam eden soykırımda yeni olan; Bulgartürkü kadınlarının kısırlaştırılmaya tabî tutulmalarıdır.
Yüz küsur senedir Bulgarslavı devleti tarafından tatbik edilen bu “Azınlıklar Siyaseti Projeleriyle”, Milyonlarca Bulgartürkü harcanmasına rağmen, Bulgartürkü meselesinin kapatılması mümkün olmamaktadır. Avrupa ve Rusya çoğunluğun üzerine, azınlığı devlet yapmalarıyla; milyonlarca Bulgartürkünün, katledilmesine, göç etmesine, göçlerde telef olmasına, sebep olmuşlardır.
Bulgarslavı Devletini çıldırtan, Bulgartürkü meselesinin, bunca katliamlara rağmen devam etmesidir. Bu hususta Bulgarslavı Devletini teskin eden, soykırım projelerinin işletilmeleri neticesi; Bulgartürklerinin, Türkiyeye kaçmaya devam etmeleri ve bir zamanların Bulgarları olduklarını bilmemeleri, vatanları Bulgaristana, bir zamanların Bulgarları olarak, sahip çıkmamalarıdır.

İKİNCİ BÖLÜM
MENŞE BAKIMINDAN BULGARİSTAN NÜFUSU

Başta Hrıstıyan âlemi olmak üzere Rusların, 1878 de kurdukları ve 1913 de kuruluşu tamamlanan Bulgarslavı Devletinin; Timok, Strimona, Serrhes hattının doğusunda kurulması, tamamıyla tarihi hakikatlere aykırıdır. Burada, tarihte hiçbir zaman, ne Slav ne de Bulgarslavı devleti kurulmuştur. Ayrıca bu hattın doğusunda on yedinci asra kadar, hiçbir kaynak Slavdan, Bulgarslavından bahsetmez; dolaysıyla burada o zamana kadar, ne Slav, ne de Bulgarslavı vardır. Yalnız başına bu hakikatler bile, 1878 yılında, burada kurulan Bulgarslavı devletinin, burasının tabiatına aykırı olduğunu; gösterir, ispatlar.

BULGARSLAVI DEVLETİNİN KURULUŞUNDA NÜFUS DAĞILIMI

Bulgarslavı Devleti henüz kurulmadan evvel, Kabala ittifakı ve Rusya, kurulmasını tasarladıkları “Bulgaristanda”; etnik unsurların dağılımını ve miktarlarını araştırmayıp; ne kadar Müslüman, ne kadar Hrıstıyan olduğunu, araştırırlar. Bu araştırma, yaptırtanların, arasında faal olanlar Almanlar ve Ruslardır; İngilizler, Fransızlar, onlardan, sonra gelirler. Araştırmalar rapor muhtevasında ve şeklinde hazırlanırlar. Rapor oldukları halde stratejik ehemmiyet taşırlar ve onlardaki veriler doğru olduklarından, gizlidirler.
Devlet stratejisine hizmet için hazırlanan raporlar; siyasî maksatlarla, efkârı umumiye teşekkülü için, kullanılmaları, icap ettiklerinde, o zaman tebliğe dönüştürülürler. Raporlar tebliğe dönüştürüldükleri vakit, ihtiva ettikleri veriler, teşekkül ettirilmek istenilen, efkârı umumiyeye göre, değiştirilirler ve hakikatleri aksettirmezler. Bize sunulan veriler, bu mahiyette verilerdir.

Hrıstıyan asıllı araştırmacı, devletinin verdiği, gizli yahut resmi vazifenin, ehemmiyetine dayanarak, kurulması tasarlanan Bulgarslavı devleti topraklarında, din farkı esaslarından, nüfus dağılımı üzerine araştırmalar yapar, raporlar hazırlar. Tekrarlıyorum, raporlardaki veriler; efkârı umumiye oluşturmak için neşredildiklerinde; hiçbir şekilde ve asla hakikatleri aksettirmezler. Hrıstıyan âlemi ne pahasına olursa olsun; Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusunda, Hrıstıyan devleti kurma kararı aldığı için; bu hususta neşredilen verilerde, hakikatlerin, sapıtılmalarının, mubah sayıldığı, asla unutulmamalıdır. Bunun için devletin kurulması belirlenen Bulgaristan topraklarında; Hrıstıyanlar çok, Müslümanlar az gösterilirler.
Yine de, bu tebliğlerde sezilen hakikatler; sezilir olmalarıyla, az yahut çok, meydana çıkmaktadır. Yani Batı ve Rusya; Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusunda Müslüman sayısını az; Hrıstıyan sayısını çok gösterme arzularını, nüfus rakamlarına aktarırlarken; yalan yazdıkları, yalan söyledikleri, satır aralarında belli olur. Meselâ yalan söylerlerken, buradaki, dilleri Türkçe Hrıstıyan Türklerden, meselâ Bulgarlardan ve Gagavuzlardan, bahsetmezler. Oysa Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusunda; dilleri Türkçe olan ve Türkî olduklarından, kendilerini Müslüman Bulgartürklerine daha yakın hisseden, çok sayıda Hrıstıyan Bulgar, Hrıstıyan Gagavuz, Hrıstıyan Karakaçan vardır. Yani onları, Osmanlıdan, ayrılmak isteyen Hrıstıyanlar hanesine yazmak, hiçbir şekilde hakikati aksettirmez.
Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusu nüfusuyla alâkalı din dağlımı veya etnik esaslarda nüfus dağılımı hakkında ne Osmanlı, ne Cumhuriyet devrinde, kapsamlı araştırma, yapılmamıştır. Mamafih bu yerler, kayıtlı yerlerdir. Bu yerlerin, Osmanlı devleti tarafından, daha o zamanlar (19. asrın ikinci yarısı) Tapu Kadastro işlemlerine tabî tutuldukları, nazarı itibara alındığında; aynı esaslarda, Türk asıllı ilim adamları tarafından nüfus araştırmaları yapılmaması; üzücü ve düşündürücüdür.

Osmanlı Devletine gönderilen araştırmacılar; ister Batıdan olsunlar, ister Rusyadan olsunlar, bu alanda tahsil görmüş, kendi devletlerinin menfaatleri için, memur edildiklerinin, şuurunda olan kişilerdir. Böyle bir kişi, o zamanların hükmünde, İstanbul Rus elçiliğinde, veznedarlık yapan Teplovdur. Onun topladığı bilgilere ve alâka alanına bakıldığında, kariyerden istihbaratçı olduğu, görülür. Bu veznedar Teplovun; Bulgarslavlarını her vesileyle övmesi, Bulgartüklerini aşağılaması onun Müslüman düşmanlığından ziyade, efkârı umumiye içindir. Yine de V. Teplovun tebliğinde, Hrıstıyan nüfusun yalnız Tırnova ve Sofya bölgelerinde çoğunluk olduğu yazılıdır. (Teplov V., İz Vospominaniy. Russkiy Vestnik. Moskva 1880. No 5. 410-435). Bu çeşit tespitler, her şeye rağmen, diğer araştırmacıların tebliğlerinde de görülürler.
Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusuyla alâkalı, dînî esaslarda nüfus dağılımını mevzu edinen tebliğlerde; meselâ Müslüman sayısı on misli azaltılarak gösterilirken, Hrıstıyan sayısı on misli çoğaltılarak, gösterilse de, bu efkârı umumiye için yapılır; aksi takdirde, hakikatlerden bir şey değişmez. Meselâ 1970 yılında, Hrıstıyanların çok, Müslümanların az gösterildikleri yerlerde, mevzuuyla alâkalı araştırmaları, yaptığım esnada, Müslüman nüfusun hâlâ, Hrıstıyan nüfustan çok olmasıyla, doğrulanır. Yani On dokuzuncu asrın yetmişli yıllarında, Hrıstıyanların çok, Müslümanların az, gösterildikleri yerlerde; Yirminci asrın yetmişli yıllarında, Müslümanlar hâlâ çoğunluktadır. Şimdi bir düşünün; yüz küsur yıldan beri yapılan soykırımlara rağmen, Müslüman ahali, Hrıstıyan ahaliye kıyasen oralarda hâlâ çoğunluk teşkil ediyorsa, o zamanlar, yani soykırım başlatılmadan evvel, ne kadar çok olduklarını, tasavvur edin.
Zamanın şartlarında (Bulgaristan 1970) ulaşabildiğim kaynaklar Bulgarslavı devleti tarafından tasvip edilen, seçilerek neşredilen yahut da devletin tasvip ettiği kaynaklardır. Yani 1970 yıllarında, Bulgarslavı devleti tarafından seçilmeyen veya tasvip edilmeyen kaynaklara benim gibi bir araştırmacının ulaşma imkânları yoktur. Mezkûr kaynaklara göre Eyaletlerde Müslüman ve Hrıstıyan nüfus dağılımı şöyledir:

SANCAKLAR MÜSLÜMAN HANE HRISTIYAN HANE.

  • Tolbuhin 13040 3381
  • Silistre 21009 11982
  • Varna 8002 5170
  • Şumnu 28205 10467
  • Irazgat 42354 15378
  • Rusçuk 12156 12003
  • Hasköy 21681 13361
  • Kırcali 10303 102
  • Paşmaklı 5821 4512

(Samo A., Die Völker des Osmanischen Reiches. Wien 1870. s:28.; Hochstetter F., Reise durch Rumelien im Sommer 1869. Wien 1871. Bd XIII.s:76-77. Bulgarslavı İlimler Akademisinin neşrettiği şu kitaptan naklen : Sbornik Na Bılgarskata Akademiya Na Naukite. Kniga-IV. Klon İstoriko Filologiçen. Sofiya 1915. s:148, 372).

Tuna nehrinden, yani kuzeyden – güneye doğru saymış olduğumuz illeri tamamlamak için; 1828-1829 Osmanlı-Rus Muharebesine muvazzaf zabit olarak iştirak eden, Rus Ordusuyla Edirneye kadar gelen Aleksandır Dyugamelin tebliğinden veriler vereceğiz. Aleksandır Dyugamel rastgele bir zabit değildir. O, Eflâk ve Boğdanda diplomasi memuriyetinde bulunan; Osmanlı için, kader belirleyici Mısır hadiselerinde, Mısırda Rusyanın Baş Konsolosluğunu yapan (1832-1835); Osmanlı ile alâkalı hadiselerin merkezinde yer alan, meslekten istihbaratçıdır. Onun raporları, tebliğlere çevrilerek, Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusunda, Hrıstıyan devleti kurulması için efkârı umumiye oluşturması maksadıyla, kitlelere sunulurlar. İşte Aleksandır Dyugamelin, bu günkü Doğu Bulgaristanın güneyi hakkında verileri:

Aytos 30 Müslüman hanesine karşı 1 Hrıstıyan hanesi
Ruskasrığı 1 Müslüman hanesine karşı 2 Hrıstıyan hanesi
Karınabat 1 Müslüman hanesine karşı 1 Hrıstıyan hanesi
İslimiye 1 Müslüman hanesine karşı 1 Hrıstıyan hanesi
(Dyugamel A., Statistiçeskiye Tablitsıy Severnoy Rumelii. Slavyansko Vozrojdeniye mecmuası. Moskva 1944. s: 162-200)

Burada “hane” gösterilmesiyle yapılan nüfus belirlemelerde, Müslüman haneleri az, Hrıstıyan haneleri çok gösterilmekle beraber; hane üyeleri sayıları da, belirtilmemektedirler. Ananevi olarak, o zamanın hükmünde, her Müslüman ailesi, en azından yedi çocuğa sahip iken, Hrıstıyan aileler, üç çocuktan yukarıya çıkmamaktadırlar. Bu çeşit eksikliklerin yanı sıra sunulan bu tebliğlerde Hrıstıyan nüfusun Türk (Bulgar, Gagavuz) olup olmadığı belirtilmez iken, Hrıstıyan aile eğer Bulgarslavı ise, buraya nereden geldiği de, belirtilmemektedir. Daha evvel söylediğimiz gibi, buralarda yerli, yani avtohton Bulgartürkü haricinde, yabancı unsur bulunması, mümkün değildir.

BULGARİSTANDA HRISTIYAN UNSUR

Burada, benim kullandığım “Bulgarslavı” adı, hiçbir şekilde benim icadım değildir. Batının veya Rusyanın hazırladığı ve tedavüle soktuğu bir tabirdir. İşte bunun için o sıralarda (Bulgarslavı devleti tasarlandığı esnada) Paisiy Hilendarski ”Slav-Bulgarları” (Slavyanobolgar) tabirini kullanır. Ondan yalnız otuz sene sonra da ”Bulgar Tarihi” yazan muharrir Yerosimonah Spiridonun yazdığı başka bir eserde Bulgarslavları şimdi doğrudan ”Bulgar-Slavları” olarak anılırlar. Yerosimonah Spiridonun eseri ”Bulgar Slavları Halkının Kısa Tarihi”, aslında ise – ”Kratka İstoriya za Bılgarskiya Slavyanski Narod” adını taşır…
Bulgarslavı karışımında, bu Bulgarslavları, Paisiyin zamanında, hâlâ “Bulgarslavcası” konuşmazlar, Bulgartürkçesi konuşurlar ve Osmanlı Türkçesi okurlar. Panslavist muharrir Paisiyi isyan ettiren, bunların eski Ortodoks Hrıstıyan olmaları, Slav karışımı olmaları ve o zamanın Rus propagandasına göre, adlarının, Slavca olan “Volga” nehrinin adından, geldiğine, inanmasındandır.

Paisiyin değişmesini istediği hakikat, en yakın zamanda, Osmanlının, Batıya ve Rusyaya yenik düşme nispetinde, kendiliğinden, değişmeye başlayacaktır. Nihayet Balkanlarda; Sırp, Grek ve Romen devletlerinin kurulmalarıyla, Bulgarslavcası konuşan, kendine “Bulgar” demekten çekinmeyen, utanmayan Bulgarslavı sayısı artacak ve bunlar kendilerine kurulacak devleti, kabul etmek için, hazır hale getirileceklerdir..
Alâka çekici taraf; kendilerine devlet kuruluverildikten sonra, bunların, “Bulgarlıklarından”, gocunmaya, başlamalarıdır. Bir zamanki Bulgarların, Türkî olduklarından ve kendilerinin “Bulgar-Slav” karmaları olduklarından, utanç duymaya başlarlar. Etnik esaslarının; etnik esasları, çoğunlukla Bulgar (Türkî) olduğundan, bu adın, onlara; asıl Bulgarların, adlarını, gasp ettiklerini, hatırlatır. Onlar, kendilerine “Bulgar” derlerken, ”Bulgar” diye adlandırılanların, yarı yarıya değil, yarısından fazlasının, sicilli Bulgartürkü olduklarını, kendileri görmektedir, bilmektedir.
Gocunarak da olsa, kendilerine ”Bulgar” diyen, Bulgarslavları, Türk bildikleri, asıl Bulgarları katlederlerken, kendilerinin de, yaradılışları itibarıyla, Türkî olmalarının ezikliğini yaşarlar. Bulgarslavı, Bulgarslavı çoğunluğunun; “Arabaciev”, “Söylemezov”, Paşaliyev, “Garipov”, “Kadiyev”, “Kadirev”, “Vazov”, “Myuftiyev”, “Balinov”, “Kyuçukov” ve benzeri soyadlarını taşıdıklarını işittikçe, yazdıkça, ister, istemez Türkîliğini, hatırlar. Bu adlar, ya Bulgarlavları aralarında kalan ve Hrıstıyanlıklarında direnen, Bulgarslavlaşan Türkîlerin ya da öyle veya böyle, İslâm dininden Hrıstıyanlığa geçen, Bulgartürkleri soyadlarıdır.

Bulgarslavları Türkîliklerinden utandıklarından, “Bulgar” adını, bir türlü hazmedememektedirler ve doğrusu, bu addan gocunmaktadırlar. Gocunmaları için, sebep; tarîhî hakikati hatırlamalarından ve her an Bulgarlıklarına sahip çıkmalarını bekledikleri, Bulgartürkleridir. Bunun için, yüz küsur yıldan beri, yüz defa “Bılgarin” (Bulgar) ve “Bılgariya” (Bulgaristan) adlarından vazgeçmeyi, tasarlamışlardır. Bulgaristanı kırk küsur sene idare eden Komünist Partisi, 1956 yılı Nisan Plenumundan evvel ve sonra Bulgartürklerinin adlarının değiştirilmeleri plânlanırken ve değiştirilirken; Partinin, Politbürosu celselerinde, “Bulgaristanın”, adının değiştirilmesi, sık sık gündeme getirilir. Ancak bir türlü karara varılamaz.
Bulgaristanın adının değiştirilmesi hususunda endişeye sebep, sadece adın, Bulgartürklerine ait olması, değildir. Bulgarslavlarının yarısının da, yakın geçmişe kadar, Bulgartürkü olmalarıdır. Bulgaristanın adının ”Slavyanya” değil de, bizim için ”Bulgaristan”, onlar için ”Bılgariya” olması; Bulgarslavı devletinin uykularını kaçırmaktadır, ona bir türlü rahat vermemektedir.
”Bulgar” etnonimi, Balkanlara inen Türkî boyların adlarından biridir. Söz olarak, Slav asıllı değil, Türk asıllıdır. Tarihe yazıldığı yıllardan beri, ”Bulgar” etnonimi, hep Türkü kasteder. Yani ”Bulgar” demek, ”Türkî” demektir. Tabiî olarak, Fransada, “Fransız” adı, bu ülke topraklarının, Fransızlara ait olduğunu, gösterdiği gibi; “Bulgar” adı da, Bulgaristanda toprakların, Bulgartürklerine ait olduklarını, gösterir.
İşte bu hakikat, Bulgartürkü çoğunluğu üstüne oturtulan Bulgarslavı azınlığı Devletini, tabiî olarak, hasta etmektedir. Azınlık hastalığından, yüz küsur yıldan beri, çoğunluğu, azınlık yapmak için, Bulgartürklerine soykırım tatbik etmekte; Türkiye Cumhuriyeti devletinden de, durup, durup; sanki bir şeyler değişecekmiş gibi, hummayla, Bulgaristana, “Bılgariya” demesini, istemektedir…
Bu gün, bu “Bulgar” geçinenlerin; ne dilleri, ne kültürleri, ne tarihleri, ne etnolojileri hakkında yazılanların, hakikatle alâkaları yoktur. Bulgarslavlarının; Bulgar – Slav karmaları oldukları, kabul edilmediği müddetçe; onların ne dillerini, ne kültürlerini, ne tarihlerini, bir sözle, hiçbir şeyini, aydınlatmak, mümkün değildir. Aslında, geçmişin başında; Almanlar, Türkîler ve Finler gibi, aynı ırktan olan Slavların, halleri tekâmüllerinin neticesi olduğu, kabul edilmelidir.
Benim tespitlerimde hakikat olmayan, garip olan, hiç bir şey yoktur. İşaret edilen hakikatler kabul edildiklerinde; Bulgar, Slav; Bulgarslavı ve Bulgartürkü gerçekleri, yerli yerine oturacaklardır.

Bulgarslavı Devletinin İskân Siyaseti

Âdet olduğu üzere, ülkeler, devletler; umum itibarıyla, milletlerinin adlarıyla anılırlar. Bulgaristan olarak, anılan ülkenin, milleti Müslüman Bulgarlar, yani Bulgartürkleridir. Sıra “Bılgarska dırjava” (Bılgar devleti) olarak, anılan, devlete gelince, anlaşıldığı üzere onun milleti “Bılgarlar”, yahut “Bulgarlar”, değildir. Tarihte Bulgarların, Türkî kabul edildiklerine ve onların, Slavlarla karışarak, Krallık kurdukları hadiselerinin, uydurma ve yalan, olduklarına göre; bu Bulgarlar, Düzmece Bulgardır.
Mamafih realitede milliyetli veya milliyetsiz bir “Bulgar devleti”, bir de, kendilerine, ancak, öyle veya böyle, “Bulgar” (Bılgarin) diyebilen insanlar vardır. Tarihi hakikatlere göre bu insanlar, buraya kadar anlattığımız üzere Bulgarslavıdır. Buna göre bu gün “Bılgarska dırjava” (Bulgar devleti) denen devlet, Bulgarslavı devletidir. İlle ve lâkin bu tespite binaen, Bulgarslavını belirlemek zordur; adam biraz düşününce “Ben Makedonum!” diyebilir. Diğer taraftan Bulgaristanın, neresinde olursa olsun; bu güne bu gün, ister büyük, ister küçük, hiçbir yerleşim yeri sakinlerini; “Bulgar” (Bulgarslavı) olarak, belirlemek imkânsızdır.

Yerleşim yerinde Düzmece Bulgarın (yani biraz kaşınsa, altından, Makedon da çıkacak Bulgarslavının) yanı sıra; devletin Ortodoks Hrıstıyan olduklarından, “Bulgar” dediği; Makedon, Sırp, Grek, Romen, Ulah, Rom, Şop, Gagavuz, Ablan vardır. Bunlar, Müslümanlara karşı bir fenalık yapılacağında “Bulgar” kesilirler. Onlar aralarında, Hrıstıyan Ortodoks unsura, yüz küsur yıldır öğretilen, uyduruk Bulgarslavcasıyla (Bulgarca) anlaşırlar; başka türlü her biri kendi dilini konuşur; kapalı veya gizli, hepsi kendi dilinin, milliyeti havalarındadır.
Öyle ki, Bulgar (Bulgarslavı) devletinde; Bulgarı (Bulgarslavını) bulmak ya imkânsız yahut da, esastan, taviz verilmesi, lâzım gelir. Bunun için, devlet idaresinde nasıl olsa, asıl Bulgarlar bahis olmadıklarından, Düzmece Bulgarlar (Bulgarslavları) bahis olduklarından; biz Ortodoks Hrıstıyan toplulukları (Bulgarslavını, Ulahı, Karakaçanı, Şopu, Gagavuzu, Sırpı, Greki, Romeni, Albanı, Romu); nasıl olsa, işin ucunun, bir defa karışmışlığından, Bulgarslavı adı altında anacağız.

Ucu eski Rus iskân siyasetlerine dayanan bir ananenin devamı olarak; Kraliyet Rejiminde – devlet; Komünist Rejiminde – Komünist partisi tarafından; Makedon ve Sırp hudutlarından, halk, yer yer alınır, Bulgaristanın Bulgartürkleri bölgelerine iskân edilir. Bu iskân usulünün, işe yaramadığını, anlamak istemeyen devlet, onu tatbik etmeye devam ettikçe, ülkenin batı taraflarını, hemen hemen boşalttığını, görmezden gelme, mecburiyetinde kalır.
Bu gün Bulgaristan nüfusunun, dörtte üçü, payitahtın haricinde; Doğu Bulgaristanda bulunur. Ülkeyi idare eden Bulgaristan Komunist Partisinin, meşhur Nisan Plenumundan (1956) evvel ve sonra; bu gerçekler, defalarca gündeme getirilirler. Çözüm olarak, Osmanlı devrinde Besarabyaya ve Kırım yarımadasına göçen Bulgarslavlarının ve Gagavuzların, Bugaristana getirilmeleri, gündeme gelir. Sovyetlerden alınacak göçe, göçmek isteyen Ruslar da, dâhil edilirler. Bunlar devletin çaresizliğinin, belirtileridir.

Bulgarslavı devleti, hakikatlere rağmen şuursuzca eski Azınlıklar Siyaseti Projelerini tatbik etmeye devam eder. Bu projelere göre; iskân ettirmede Varna, Burgaz, Paşmaklı, Kırcali sancakları; birinci derecede ehemmiyet; Dobruca, Deliorman, Rodoplar, Aytos ve Stranca bölgeleri de ikinci derecede ehemmiyet taşımaktadır. Bu hususta zaman zaman ne yapacaklarını şaşırıp, meselâ Stranca bölgesine, iskânda birinci derecede ehemmiyet vermeye başlarlar; sonra Vidin şehrinden, Balçik şehrine kadar sahipsiz Bulgartürkü topraklarıyla, ne yapacaklarını, tasarlamaya başlarlar…
Batı Bulgaristandan, Bulgarslavlarını, Bulgartürkü topraklarına, alıp getirme; Kraliyet rejiminde toprakların gaspedilmelerine, sahiplerinin katledilmelerine veya göç ettirilmelerine dayanır. Komünist devrinde toprağın, devletleştirilmesi, kooperatifleştirilmesi, iskânları kolaylaştırır. Bulgarslavı iskâncılarına getirildikleri topraklarda, her türlü güzellikler sağlanır. Bununla beraber, rahatlamaları için, Türkiyeye göçler durmaz, devam ettirilir.
Bulgarslavı devletinin başlattığı bu iskân politikalarının, ne kadar garip, şuursuz oldukları, yıllar sonra belli olur. Yoğun Müslüman köyleri arasına yerleştirilen beş on iskâncı aileye, Müslüman köyünde kilise inşa edilir, Hrıstıyan mezarlığı oluşturulur. Yerleştirildikleri köylerde beş on yıl, bu yalnızlığa tahammül edebilen, iskâncı Bulgarslavları, sonunda bölgenin merkezindeki kasabada, biraraya toplanmaya mecbur kalırlar. Sonra Müslüman köylerinde bıraktıkları kiliseler viraneye dönüşürler, mezarlardan ölülerini çıkartarak, yeni yerlerine götürmeye mecbur kalırlar. Şimdi de (Yetmişli, seksenli yıllar), bu yerleri, orada “Kilise var!”, burada “Hrıstıyan mezarlığı var!” diye, hiç utanmadan, “Bulgar”, belletmeye çalışırlar.

Bulgarslavı devletinin Kraliyet devrinde başlattığı, Bulgartürkü topraklarını, Bulgarslavlaştırma iskân etme politikaları, Komünist rejimde devam eder. Marksist Rejim, iskân edilecek Bulgarslavlarına, oralara Komünizmi götürmek için iskân edildiklerini söyler ve “Siz, işinizi bilirsiniz.” diye, göz kırpar. Asıl maksat; iskâncı Makedonları, Sırpları, ”Bulgarslavı” yapmak; öte taraftan, onlara Bulgartürklerine zulüm ettirterek, topraklarından, kaçırmaktır. Başarılı olurlar; çünkü gelenler, geldikleri yerlere ideoloji değil, baskı götürürler. Maksat üzüm yemek değil; bağcıyı, bağından kovmaktır…

Bulgarslavı devleti Bulgarslavlarını yaymaya istediği Bulgartürkleri bölgelerinde, az olmalarından dolayı, bazı şehirlerin dışında, başarılı olamaz. Kandırmalarla iskân ettirilen insanların, vardıkları yerleri hemen Bulgarslavlaştıracakları, ümitleri kalır. Daha kötüsü Bulgarslavlarının “Nasıl olsa, bu yerlerde soykırıma uğratılan Türkler, dirilmeyecekler!” diye, “Burada Türk tehlikesi yok!” diye, alındıkları yerler, kurur giderler.

Bu günkü Bulgaristanın batısından, Yugoslavya ve Makedonya hudutları tarafından, ahalinin alınıp, hedeflenen Bulgartürkü bölgelerine, iskân edilmeleriyle; oraları, adeta boşaltılır. Buradaki ehli yerler, şimdi batıp, vahşileşmekte; insansızlıktan işlenilmemekte, iktisatları perişan vaziyette. Bazıları bir tesadüf eseri, dede köylerinden geçtiklerinde, oralarını adeta tanıyamaz. Bir zamanlar Cennet gibi aydınlık içinde olan bağlar, bahçeler, ekin tarlaları, hayvan sürülerini toplayan seslerle dolu şirin köyler; şimdi kararmışlar, sönmüşler, karanlık dünyalara benzerler.
Bu yerlerde kalan az sayıda biçareler öldüklerinde; kilise boş, papaz yok. Ölü, ayağı üstünde durabilen, iki üç kişiden biri tarafından, beygir arabasıyla mezarlığa taşınır. Bir kişi sabahtan, akşama kadar mezar kazar, ölüyü, mezara yuvarlar, gömer ve akşamüstü arabada, ölünün yerini almış, ıssız köyüne döner… Akşam iki-üç kişi toplanıp, ölüyü anarlar…
Katledilen Müslümanların bedduaları, başlarına çöktü derdiyle, yaşamaya başlarlar. Bu sebepten olacak, aralarından bazıları, İslâma yapılan zulüm, mevzuu bahis olduğunda ”Ben, Bulgar değilim, Makedonum!” veya “Ben, Sırbım, Bulgar değilim!” deme ihtiyacı duyar. Bütün bu hakikatler, Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusuna Bulgarslavı devletinin kurulmasıyla, ne büyük felâketlere sebep olunduğunu gösterir.

Bulgarslavı Devletinin Hrıstıyan Toplulukları Asimle Etme Siyaseti

Bulgaristan nüfusunun Hrıstıyan kısmını bugün ”Bulgarız” diye geçinen bir avuç Bulgarslavı ve Müslümanlara karşı, Bulgarslavlarına destek olan Ortodoks Hrıstıyan Sırp, Makedon, Grek, Romen, Alban, Rom, Ulah, Karakaçan, Şop, Gagavuz, teşkil eder. Yüz küsur yıldır bütün bunları Bulgar (Bulgarslavı) yapmak için, çabalayan Bulgar (Bulgarslavı) Devleti; Hrıstıyan komşularından Grekya ve Romanyanın, azınlıklarına karşı tatbik ettikleri başarılı asimle siyasetlerini, her zaman imrenerek izler, lâkin kendisi, Hrıstıyan vatandaşlarını hazmetmede, onlar kadar başarılı olamaz.
Muvakkat Rus Hükümeti tarafından, Bulgarslavı Devletine bırakılan “Azınlıklar Siyaseti Projelerine” göre, bu siyaset, iki taraflı yürütülür; Hrıstıyan azınlıklar ikna yoluyla, tedricen asimle edilirler; Müslümanlar Hrıstıyanlaştırmalarla, göçlerle ve katliamlarla tüketilirler.

Meselenin alâka çekici tarafı Hrıstıyan azınlıkların, devletlerinin mevzua yaklaşımlarıdır. Ülkede soydaşı bulunan Sırbistan, Romanya Grekya ve Arnavutluk, Osmanlı devletinden kopma devletlerdir. Soydaşları ile alâkalı, Bulgaristana hesap sorduklarında, Bulgaristanın iç işlerine karışma olmaz, Osmanlı veya Türkiye soydaşlarıyla alâkalı, hesap sorduğunda, Bulgaristanın iç işlerine karışma olur.
Bulgaristanda homojen “Bulgar” milleti teşekkülüne, Hrıstıyanlık ve Panslavistlik çağrılarına, ehemmiyet vermeyerek, karşı koyan Romanya, Sırbistan, Grekya, Arnavutluk; soydaşlarına sahip çıkarlar. Bu devletler; Bulgaristanda soydaşlarının haklarının çiğnendiklerini, bahane ederek; Bulgaristandan, devamlı olarak toprak taleplerinde bulunurlar, hattâ bunun için, onunla muharebe ederler; soydaşlarıyla alâkalı, Bulgarslavı Devletini devamlı rahatsız ederler. Bulgaristanda Hrıstıyan azınlıkların asimle edilmelerini, engellerler.

Bununla beraber Sırbiya, Grekya, Makedonya, Romanya, ülkelerinde bulunan Bulgarslavlarını; Bulgarslavı Devletinin gözleri önünde, tereddüt etmeden Grekleştirir, Romenleştirir, Sırplaştırır, Makedonlaştırır. Bundan olacak; Bulgaristanda varlıklarını sürdüren ne Romeni ne Sırbı ne Greki ne de Makedonu; millî kimliklerinden taviz vermezler. Buna karşılık o devletlerde kalan Bulgarslavları az evvel belirttiğimiz gibi, amansızca hazmedilirler.
Bulgarslavı devletinin anti Sırp; anti Romen, anti Grek ve anti Makedon siyasetlerine rağmen, bugün bu devletlerin hudutlarına yakın halk; Sırpça, Ulahça, Grekçe, Makedonca konuşur; umum itibarıyla Sırp, Romen, Grek, Makedon radyo ve televizyon yayınlarını takip eder; sırası geldiğinde de kendilerinin; Makedon, Sırp, Grek, Romen olduklarını, böbürlenerek söylerler…

Meselenin garip tarafı, Bulgarslavı devletinin yaptığı tespitlere göre, bu, bilhassa “Makedonlukla böbürlenmeye”, “İç Bulgaristanda” (Vıtreşna Bılgariya), yoğun olarak rastlanır. Yani onlar, Bulgar olmadıklarından, “Bulgarlıkta” gururlanacak bir şey bulamamaktadırlar. Bu hakikat ayrıca Bulgarslavlarının, “Bulgar” adını, hâlâ yadırgamalarının, başka bir cihetine işaret eder.

Ortodoks Hrıstıyan Toplulukları

Bulgarslavlarının; Hrıstıyanlıklarına dayanıp, kolay sindireceklerini zannettikleri; Slavlığa yabancı millî unsurlardan, evvelâ ”Çerni Vlasi” denilen Kara Ulahlar gelir. Bunlar 19. asra kadar konargöçerdir. Ulahlar, umum itibarıyla Kocabalkanın batı kesimlerinde, ayrıca Tırnova, Vidin yörelerinde, bir kısmı da Grekya hududu kuzeybatısında yaşarlar. Bu istikamet, yakına gelinceye kadar, küçükbaş hayvancılıkla geçinen bu konargöçer toplulukların, ezelî göç yollarına işaret eder. Hrıstıyan ve Bulgarslavlarına yakınlıklarıyla bilinen Kara Ulahların, asimle edilmeleri, ilk zamanlar cesaret verici olsa da, işi daha çabuk bitirmek, isteyen Bulgarslavı devleti, baskıları artırınca, Ulahlar arasında Romanyaya gizli göçler başlar.

Romen Hükümeti, bu göçleri idare eder ve müsamaha gösterir. İltica eden Ulahların hiç birini, mevcut anlaşmalara rağmen Bulgaristana iade etmez, ancak kendine sığınmak isteyen Bulgartürklerini, hep iade eder. Ayrıca Ulahlara yapılan baskıları, milletlerarası seviyelerde, her vesileyle dile getirir, memnuniyetsizliğini belirtir. Seksenli yıllarda, buz tutan Tuna nehrini binlerce Ulahın geçip, Romanyaya iltica etmeleri, Bulgarslavı Devletini hayal kırıklığına uğratır. Ancak Bulgarslavı devleti, bu ve benzeri hadiselerden, ders almayıp, tuttuğu hatalı yolda, körü körüne, yürümeye devam eder.
Bulgaristanda İskır nehrinden, Sırbistanda Morava nehrine kadar uzanan, kuzeyde Koca Balkanla sınırlı sahada, umumiyetle Şoplar yaşar. Doğuda Samokov, İhtiman, Elin Pelin, Kremikovtsi yörelerinden başlar, batıda Kutlovitsa, Pirot, Nişe kadar uzanır. Şoplar Bulgartürklerinden (Kırcali – Koşukavak – Tokatçık) “Ak rubalılar” ve “Kollarını yukarı kaldırıp da, oynayanlar” olarak bilinirler. Örf ve âdetleri, bütün Balkan halklarında olduğu gibi, Bulgartürklerinin örf ve adetlerini tekrarlarlar. Dillerinde de, bir hayli Bulgartürkçesi kelimelere rastlanır. Gösterdiğimiz hudutlar içinde kalan topraklara her ne kadar, şakadan “Şop Cumhuriyeti” manasına gelen “Şopska republika” denilse de, Şop münevverlerinin, On dokuzuncu asrın ikinci yarısından, itibaren Bulgarslavlarından, farklı halk olduklarına dair çalışmaları, vardır.

Şimdilik; sadece Hint-İran dillerinden konuşan Hrıstıyan Romlar ile Grek azınlıkları; Bulgarslavlarına her cihetten uyum sağlamış gibi görünürler. Daha fazla Batı Bulgaristan, şehirleri ve köylerinde yaşayan Hint-İran dilleri konuşan bu topluluklar kendilerini ”Rom” diye tanıtırlar. Bazıları ”Koponar”, bazıları ”Koşniçar” diye anılırlar. Umum itibarıyla, Hrıstıyanlıkları Osmanlı-Rus harbinden sonra (1878), başlar. O tarihten itibaren Müslümanlıktan, Hrıstıyanlığa geçirilirler. Onlar aşağılık hislerinden, etnik vasıflarını kaybetmeye hazır olmalarıyla beraber, Bulgarslavlarına yanaştıkları görülür. Lâkin Bulgarslavlarının milliyetçi kesimleri, mevcudiyetleri için onları sindirmeyi kabul etseler de, sıradan Bulgarslavları, bunu kabullenemezler.

Bulgaristanın güney Karadeniz kıyılarında ve Güney Bulgaristanın Filibe şehri yöresinde biraz Grek ahali bulunur. İkinci Cihan Harbinin bitmesiyle, Grekyada patlak veren İç harpten sonra, birçok Komünist taraftarı Grek asıllı kişiler Bulgaristana iltica ederek, burada eski Grek tabakasını yenilerler. Bu son gelen Greklerin çoğu, seksenli yıllarda, Grekyaya dönse de, Komünist rejimi esnasında Grekleri, Bulgarslavları tacizlerinden korudukları, söylenebilir. Ancak Güney Karadeniz kıyısında bulunan az sayıda Grek köylerinin zorla dağıtıldıkları ve mekteplerinin kaldırıldıkları, gerçektir. Grekler, yapılanlara mukavemet göstermemekte ve kendilerine has tutumla Bulgarslavlarına uyduklarını sergilerlerken, çocuklarını Grek ruhunda, Bulgarslavı düşmanlığı ruhunda, yetiştirirler, çeşitli vasıtalarla Bulgarslavlarını yönlendirirler, Greklere sempatiyle bakmalarını, sağlarlar.
Pirin bölgesinde ve Kocabalkanın İslimiye eteklerinden doğuya doğru dağlarda ve güneye Grekyaya doğru; ”Karakaçan” olarak bilinen ve kelime hazinelerinde Bulgartürkçesi çok olmak üzere, Bulgarslavcasından ve bir miktar Grekçeden sözler bulunan, hayvancılık ile geçinen konar-göçerler vardır. Bunlar, Bulgarslavları ve Grekler arasında küçükbaş hayvancılıkla geçinen eski Yörük aşiretleridir. Bana; onların ”Karakaçan” diye anılmaları; Türkiyenin doğusunda Konargöçerlere (Kürtlere) ”Kıro” denilmesini, hatırlatır. Bilindiği üzere; ”Kürt” ve ”Yörük” sözleri, halk adı olmayıp, yerleşik Türklerin konargöçerlere verdikleri adlardır. Yaylaya göç esnasında eşyalarını yükledikleri develerin önünde eşek (karakaçan/ kıro) yürür, yani “Karakaçan” adı da, “Kıro” adı da, buradan gelirler.

Hrıstıyan olan bu Karakaçanlar, son zamanlara gelinceye kadar yaylalarda, kışlıklarda koyunculukla geçinirlerdi. Tespit edilmiş belli bir yerleri yoktu. Osmanlı Devletinin kalkmasıyla, umumiyetle kışları Akdeniz kıyılarına, yazları Pirin ve Rila dağları yaylalıklarına çekilen Karakaçanlar; şimdi Bulgaristanın, Makedonya kısmında ve Kocabalkan eteklerinde konaklarlar. Karakaçanlar yayladıkları müddetçe dillerini ve kültürlerini muhafaza ettiler.
Karakaçanlar Kraliyet rejiminde yerleşik hayata geçmeye başlasalar da; Bulgarslavı devleti maarifiyle fazla işleri olmadığından, eski hallerini muhafaza ederler. Onlar Komünist rejimde altmışlı yıllara kadar, yerleşik hayata geçince, Bulgarslavlaşmaya başlarlar. Bu meyillerinden dolayı Bulgarslavları onları asimle edebileceklerini düşünürler. Bulgaristanda çeşitli milliyetleri cadı kazanında kaynatarak, eritme kampanyasında; Romenler, Makedonlar, Sırplar, Grekler, Kara Ulahlar ve Şoplar kendi millî kimliklerini korurlarken; Karakaçan ve Gagavuzlar, Slavlaşmak üzeredirler.

Gagavuzlar; umum itibarıyla Kuzeydoğu Bulgaristanda; doğuda Varna, Provadi, Tutrakan, Silistre; batıda Dobruca istikametinde ve Tuna Havzasında ikamet ederler. Komünist rejimden evvel Gagavuzların Türklük hisleri güçlü, milli kimliklerine bağlı ve inançlı, hattâ aralarına; muallim, muhtar olarak gönderilen Bulgarslavlarına Türkçe öğrettiklerini Gagavuz münevveri Manov yazmaktadır. (Manov A., Potekloto na Gagauzite. Varna 1938). Bulgaristandaki Gagavuzlar burada Komünist iktidarından sonra milli kimliklerini unutmaya başlarlar. (Marinov V., Prinos za izuçavaneto na bita i kulturata na turtsite i gagauzite v severoiztoçna Bılgariya. Sofiya 1965).

Gagavuz Türklerinin dinlerinin Hrıstıyan olması; maariflerinin dillerinde yapılmaması, ayrıca onlara her iki tarafın da ”Bulgar” gözüyle bakması, Slavlığa yatışmalarındaki esas sebeplerden biri olmaktadır. Türk insanının; malından çok maneviyatına düşkünlüğü, maneviyatın özünde de din bulunduğu bu dinin Gagavuz Türkleri için hâkim Bulgarslavlarının dini olduğu dikkate alındığında; şimdiki şartlarda, Gagavuzların istikbali belirsizliğini, korumaktadır.

BULGARİSTANDA MÜSLÜMAN UNSUR

İslâm dini, Bulgaristana, tezahürüyle yayılır. Burada da, Romeyler arasında “Tasvir yırtıcılık” olarak bilinen, Hrıstıyanlıktan, Müslümanlığa geçiş devri, yaşanır. Enteresandır; Tasvir yırtıcılık cereyanı, yalnız Romeyler arasında tezahür eder. Başka bir enteresan taraf; Greklerin, Slavların ve diğerlerinin, hiçbir zaman “Romey” olarak, anılmadıklarıdır. Bu hakikat de, Romeylerin yani Türkîlerin dışında kalanların, o devirlerde esamilerinin bile okunmadıkları, manasına da, gelir.

Bulgartürkleri, burada; Uz, Kuman, Peçenek, Avar, Bulgar, Hun, Trak, Skit ve Kimmer boyları uzantılarıdır. Bu hakikat tarihi kaynaklarca, arkeoloji kazılarıyla doğrulanır. Çoğunluğu Hrıstıyan olan Bulgartürkleri, 7. asırdan itibaren, daha tezahürüyle İslâm dinine geçmeğe başladıkları, hakikattir. Diğer bir hakikat, onların arasında Musevi, Hrıstıyan ve Şaman (Türkî İnanç) Bulgar cemaatlerinin, barınmalarıdır. Müslüman Bulgarlar, her zaman ve her türlü şartlarda, her dine saygılıdırlar. Bunun için onların aralarında Musevisine de, Hrıstıyanına da, Şamanına da, rastlanır.
İslâm dininin kabulünden sonra bu günkü Bulgaristan Bulgartürkleri, hep eskilerde olduğu gibi, Türkiye (Trakya) Türkleriyle (Traklarıyla), devamlı işbirliği içindedirler. Bu birliktelik, bilhassa Türkiyede kurulan, Rum Sultanlığı zamanında göze çarpar. O zaman, On üçüncü asrın, ilk yarısının, sonlarından, On dördüncü asrın ilk on yılına kadar, Nogay Hanın (1242-1299) büyüttüğü; Timok, Strimona, Serrhes hattından, Kırıma; kuzeyde Rusyanın bağrına ve Karpat dağlarına kadar uzanan Rumeli Bulgar Hakanlığı; Sırpların, ayrıca Byzantion Koloni Sisteminin ve Rusların, korkulu rüyasıdır. Sırp, Tırnova, Vidin krallıkları, Büyük Rumeli hakanlığının vasalıdır, yani onun hükmünde bulunan krallıklardır.

Büyük Rumeli Bulgar Hakanlığı ve Türkiye Rum Sultanlığı işbirliği esnasındayken, daha sonraları, “Osmanlı” olarak, anılacak, Atamanoğlu Beyliği, Rumelinden, Anadoluya geçer. Bu “Atamanoğlu Beyliğinin”; “Osmanlı” olarak, anılması; esas değiştirmek için, Kabala ittifakı ayarı ve uydurmasıdır. Bu hizada, şaşırtmaca için, Moğulistandan, Balkanlara, Macaristana, Türkiyeye kadar; aynı adı taşıyan, “Kaya”, “Kayı” boyları, Osmanlının, ana boyu gösterilir.
Benim milletimin, Bulgartürklerinin (Bulgarların); geçmişleriyle ve kendileriyle gurur duyabilmeleri için, Osmanlı devletinin aslında Bulgar (Bulgartürkü) olan, Bulgaristandan, Türkiyeye geçen Atamanoğlu Beyliği olduğunu, bilmesine, ihtiyacı vardır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyetini, kuranların da, Bulgar (Bulgartürkü) asıllı zabitler olduklarını, bilmesine ihtiyacı vardır.

Osmanlı hâkimiyeti Balkanlara, Ortatuna Havzasına, Eflâk, Boğdan ve Kırıma; Bulgartürkleri üstünden, yani Rumeli Rumları hakanlıklarıyla uzanır. Osmanlı tebaası olarak Rumeli Rumları, aynen Türkiye Rumları gibi; “Osmanlı” olarak, anılırlar, Rumluklarını, Romeyliklerini, unuturlar. Türkiyedekiler Persliklerini, Balkanlardakiler Bulgarlıklarını, unuturlar. Osmanlıyı ayakta tutan tabaka olduklarından, ötede beride yürütülen harplerde harcanırlar.
Nihayet Osmanlı devleti, bağrına odaklanan ur; onu çökertmeye ve tüketmeye başladığında; buralarda Sırp, Karadağ, Grek, Romen devletleri, sonunda da Bulgarslavı devleti kurulur. Yine sonunda bütün bu devletler, Bulgartürklerinin üzerlerine çullanırlar. Yılların geçmeleriyle, bu günkü Bulgaristanın batısında Bulgartürkü milleti tükenme sınırına getirilir, doğusunda ise çoğunluklarını korusalar da, bazı yörelerde, azınlık kalırlar. Bu, kader değildir, akıbettir.

Bulgartürkleri veya Bulgarlar

Karpatların ve Alplerin kuzeybatısından, Alanlardan sonra Milâttan itibaren; Fransaya, İtalyaya, Almanyaya, Orta Tuna Havzasına ve Balkanlara inen Türkî boylar, “Hun” ve “Bulgar” olarak, anılırlar. İşte Bulgarlar ve Hunlar o sırada, Balkanlarda mevcut Trak (Türk) tabakasını “Bulgar” olarak, yenilerler. Tarih, bugünkü Bulgaristan toprakları; Roma imparatorluğu hâkimiyetine girince “Romey” olarak, Hrıstıyanlıktan Müslümanlığa geçince de “Rum” olarak, anılacak Hunları, Bulgarları ve daha sonraları Avarları, Peçenekleri, Uzları, Kumanları ve devlet olarak birçok Bulgar hakanlıklarını tanır.
Tarih, bu günkü Bulgaristan topraklarında; hiç bir Slav knyazlığı (Emirliği) tanımaz. Meşhur Tırnova Krallığı ve Kralı Şişman hanedanlığı; başından, sonuna kadar Türkîdir! Ve İslâmlaşmaya başlayan Şişmanın sülâlesi Osmanlı idaresinde yer alır. Şişmanlar; İslâm dinine geçen ne ilk Bulgarlar ne de son Bulgarlardır. Bulgarlar daha İslâm dininin yayılışıyla; Hrıstıyanlıktan, İslâm dinine geçmeğe başlarlar ve bu hal Kuman Kralı Şişmandan sonra da, devam eder, gider. Vidin ve Makedonya krallıkları, Tırnova krallığı gibi, Hrıstıyan Bulgarların krallıklarıdır ve başından, sonuna kadar Rumeli Müslüman hakanlığı vasallarıdır. Bu hakikat bariz şekilde Nogay Han devrinde görülür. (1240-1299).

Bulgar hakanlıkları, hükümlerindeki vasal devletçiklerle berber, Osmanlı Beyliğine katılırlar. Aksi takdirde on hanelik Osmanlı Beyliğinin Rumelini alması mümkün müdür?! Rumelindeki Bulgar hakanlıklarının dînî esasta İslâm olmaları, bu hakanlıkların, Türkiyedeki sultanlık ve emirliklerle temasta olmaları; Osmanlı hâkimiyetini kabul etmelerine esas teşkil eder. Sayıları bakımından pek az, yani – tam 400 hane (Nikov P., Turskoto Zavoevanie na Bılgariya i Sıdbata Na Poslednite Şişmanovtsi. Bılgarska İstoriçeska Biblioteka. Sofiya 1928) olan Osmanlı Beyliği; diplomasisine, adaletli oluşuna dayanarak, evvelâ Türkiyede, ardından Rumelindeki, Rum beyliklerini, hükmüne alır.

Rumeli Rumları, Osmanlı hâkimiyetine geçtiklerinde bile, kendileri unutsalar da, başkaları meselâ Vatikan ajanı Pavel Georgiç gibileri (1595) onların, onların Bulgar olduklarını, unutmaz. Pavel veya Pavlo Georgiç, Bulgarları, şöyle anlatır: ”Bulgarlar mağrur millettir ve onlar asil yüreklidirler. Şereflerine toz kondurmazlar, bu niyette olanları öldürerek, intikamlarını alırlar. Bulgarlar Hrıstıyan halklara ve Türklere karşı hoşgörülüdür. Greklere dost gözüyle bakmazlar. Diğer Hrıstıyan halklara karşı ise iyi davranırlar ve çok samimidirler. Hâkimleri olan Osmanlılar onlar sayesinde Avrupada bulunan topraklara sahip olmalarına rağmen, onlara lâyik oldukları değeri vermemektedirler…”.

Bu iktibasta dikkatleri çeken husus; kendisini resmen Hrıstıyan şövalyeliğine adamış bir kişi tarafından; Müslüman Bulgartürklerinin, ”Bulgar” adıyla anılmaları; onların Hrıstıyan halklara dost gösterilmeleri ve Osmanlının Avrupaya uzanmasında, burası hakanlıklarının, katkıları mevzuu bahis olmasıdır. Bu Raporun devamında Ajan Pavel Georgiç, Slav asıllı olduğundan; Bulgartürkünü, yani onun dediği gibi ”Bulgarı”, katiyetle Bulgarslavlarından, ayırmaktadır. Pavel Georgiç Müslüman Bulgartürküne (Bulgara), yabancı unsurdan, hiçbir etnonim kullanmadan, yalnız ”Hrıstıyan” olarak bahsetmektedir.
Raporda Pavel Georgiç, bizim tespit ettiğimiz, şablonların dışına çıkmakta; Hrıstıyanı, Bulgara yabancı bilmekte; Bulgarı da “Müslüman” kabul etmektedir. Yani Bulgarların dillerinin Türkçe, dinlerinin İslâm dini, olduklarından, onlardan ”Bulgar” diye bahsetmekte ve bu şekilde, bu Müslüman Bulgarların yaşadıkları yerleri; Timok, Strimona Serrhes hattının doğusu olarak, göstermektedir. Burasının dışında Pavlo Georgiç ”Bulgardan” bahsetmez. Burasının dışında yaşayanlar, onun için sadece ”Hrıstıyandır”. (İtalya Milanoda Amvrazion adlı kütüphane. Şifre: R-94. Başlık: Discorso fotto dals Pavlo Georgiç Gentilnomo Ruguseo Alserenssimo Principedi Transilvania.; Drinov M., İzbrani Sıçineniya. Sofiya 1971. t.I. s:131.; Zapetov G., Bılgarskoto Naselenie V Srednite Vekove. Ruse 1902. s: 66-69).

Pavlo Georgiçten, yalnız 45 yıl sonra yani 1640 yılında aynı yerleri ziyaret eden Evliya Çelebi; artık Türkleri seven o Bulgarlardan, dem vurmamakta; burada yaşayan yerli halk hakkında, dînî hoşnutlukla, onların milliyetleri hakkında da, Türk boyları olarak, açıklamalar yapmaktadır. Buradaki insanların İslâm dinine olan bağlılıkları, Evliya Çelebiyi bir Müslüman olarak, tatmin etmektedir. Evliya Çelebi ”Dobruca” dediğinde; Deliormanın Tuna Havzasından, kuzeyden-güneye bu çizgiden de bütün Karadeniz boyunu, Kırklareliye kadar olan araziyi, anlamaktadır.
Evliya Çelebi Kuzeydoğu Karadeniz Bulgaristanını ve Güneydoğu Karadeniz Bulgaristanını, hep beraber ”Dobruca” olarak belirler; etnik bakımdan ise, buraları kendine göre ”Uzi Eyalet” olarak beller. Seyyah, bazen de burasının ahalisinden ”Gacal” bazen de ”Çatak” olarak bahseder. (Periodiçesko Spisanie. god. XXI. Sofiya 1909. br 1-10.;LXX. svezka 9-10. Pıtuvane Na Evliya Çelebi İz Bılgarskite Zemi Prez Sredata Na XVII. Vek). Daha sonraları 17. asırdan sonra, İslâm kaynakları, buralarının ahalisi hakkında söylenen ”Bulgar”, ”Gacal”, ”Çatak”, ”Uz”, ”Türk” adlarını unuturlar, bu yerlerde yaşayanlar, ”Osmanlı” ve ”Müslüman” olarak anılırlar.

Yine de, görüldüğü gibi, Paisiy, On sekizinci asrın, son çeyreğinde, buradaki Bulgarların, hâlâ hatırlandıkları hakkında, bilgi aktarmaktadır. Bu bilgilere göre, Ortodoks Hrıstıyan Bulgarlar ve Bulgarslavları; Müslüman Bulgarların, asıl Bulgarlar olduklarını, bildiklerinden; onların dillerini (Bulgartürkçesi) konuşsalar da ve onlar gibi, Osmanlı devri Türkçesi okusalar da, kendilerine “Bulgar” demeye, utanırlar…
Zamanın geçmesiyle, Osmanlıda, “Osmanlı” olarak milliyetsizleşme ve buna ilâve olarak din esasında oluşan Ümmetleşme; buralarda binlerce yıldan beri yaşayan Türkîlere milliyetlerini de, tarihlerini de, unutturur. O zaman tarihte ve coğrafyada meydana gelen bütün bu boşluk, Kabala ittifakı tarafından, doldurulur. Türklerin Orta Asyadan Türkiyeye, oradan da Balkanlara geldikleri, kabul ettirilir. Sonra bu yerlerin; ”Bulgar” adını verdikleri, Bulgarslavlarının, yerleri olduklarını, zihinlere yerleştirirler. Sonra da, bu, “Bulgar” adı verdikleri, Bulgarslavlarına; asıl Bulgarlar tutuverilerek, katlettirilirler…

Bulgartürkleri, Osmanlılaştıktan ve Ümmetleştikten sonra, bir de topraklarında yoku yokuna kurulan Düzmece Bulgarların devletlerinde, kendilerini görünce, ne olduklarını, şaşırırlar. Bundan öte, Bulgaristan Müslümanları, kendilerine ”Bulgartürkü” ve “Bulgar” denmesinden, tedirgin olurlar. Bulgartürkü, öyle bir hale düşürülür ki, Türkün dışında, Türklüğü, kabul edebilecek, mecali kalmaz.

Tarihin yakın zamana kadar, “Bulgar” bildiği, Bulgartürkü; “Bulgar” adı, Hrıstıyan Bulgarslavlarına verildiğinden ve onlara “Bulgar” devleti kuruluverildiğinden; gayri “Bulgarı”, Slav bilir ve bu ada sahip çıkmaz. Bu ad, onun için, evvelâ Hrıstıyanlığı, sonra Slavlığı, sonra da hıyaneti ve katilliği, ifade eder. Bu ad, ona, masum insanları kesen katilleri hatırlatır.
Diğer taraftan, “Türkçü” geçinen Masonlar ve onların icatları Pantürkistler, Turanistler; Bulgartürküne, “Bulgar olmadığını”, “Anadolu iskâncısı”, yahut “Evlâdı fatihan” olduğunu, telkin ederler. Kabala İttifakı sevk ve idaresinde, Bulgarslavı Devleti, Rus Devleti, Türk devleti, Batı, gizli ve açık Türk düşmanı teşkilâtlar; çeşitli kaide ve usullerle, tarihçileri; “Türklerin, Malazgirt harbinden sonra Orta Asyadan, Anadolu ve Balkanlara geldiklerini”; yazmaları için teşvik ederler. Bütün bu haller, Bulgaristan Türklerinin, “Bulgar” adına sahip çıkmalarını, zorlaştırır.
Bulgar adının, Bulgartürkleri tarafından yadırganmasına, bir diğer sebep, Bulgarslavı devleti İstihbarat Servisinin, her türlü sinsilikle, Bulgaristan Türklerine; “Bulgartürkü” veya “Bulgar” olarak sahip çıkan münevverleri, kendi adamları olarak göstererek, onları, soydaşlarına dışlatmasıdır. Bulgarslavı Devletinin maksadı, Bulgartürklerinin bir zamanların Bulgarları olarak, Bulgaristana sahip çıkmalarını, önlemektir.
Aslında bunlar, hakikatlere karşı, sarfedilen, boşuna çabalardır. Bu hususta uydurulan bütün yalanlar, boşuna uydurulan yalanlardır. Sonu sonunda bu millet, Kara (Batı) Bulgarların nesilleri olduğunun, idrakine varacaktır. Bu toprakların, tarihin nice devirlerinde, kendinin Bulgar adıyla, ”Bulgaristan” olarak anıldığının, idrakine varıp, özü itibarıyla Bulgar olduğundan; ”Bulgar” adına, Bulgaristana, sarılacaktır.
Tarihin karanlıklarından beri yaşadığı toprağın vefalı evlâdı olarak; şifalı suyuna, kendine kokan çayırına, bayırına, ilâhi kayalığına; ceddinin kanıyla sulanmış Bulgaristan toprağına, “Bulgar” olarak, sahip çıkacaktır. Bulgar olduğu için, Bulgar olarak, Bulgaristana sahip çıkmasın diye; Bulgaristandan, Türkiyeye göç ettirilenler, Bulgaristana dönecektir! İşte o zaman, Bulgar olduğu için, Bulgar olarak, Bulgaristana sahip çıkmasın diye; harp ve sulh zamanlarında; büyük, küçük denilmeden, hayvanlar gibi kesilen milyonlarca Bulgarın ruhu, huzur bulacaktır.

Müslüman Topluluklar

Bugün Bulgaristan nüfusunun diğer kısmını teşkil eden İslâmların esası Bulgartürkleridir. Onlardan sonra, Bulgartürkü dilinden başka, dil bilmeyen Bulgartürkü Çingeneleri gelirler. Onlardan sonra Pomaktürkleri gelir. Bunlar Türk-Slav karşımı Müslümanlardır. Onlardan sonra miktar bakımından, Hint-İran dillerinden konuşan, Müslüman Romanlar gelirler. Bulgarslavı devleti, Müslüman cemaatlerin, birlikteliğinden korktuğu için, aralarına her zaman nifak, fesat sokma peşinde olsa da, onlar, her zaman müsamaha ve tesanüt içinde yaşarlar.
Bulgartürklerinin bir kısmı, anane olarak “Çingene” adıyla anılırlar. Bu “Çingene” adı kapsamına, Hint-İran dilleri konuşan, Müslüman Romanların alınması, her ne kadar vaziyeti muallâklaştırsa da; kriter, ana dilinin, Bulgartürkçesi veya Hint-İran dili, olup, olmadığıdır. Çingene denilen Bulgartürkleri, Bulgartürkçesinden başka dil, bilmezler. Onlar, yaşadıkları yerin Bulgartürkçesi şivesini konuşur. Dillerinde, Türkçenin çok eski devirlerine ait leksemlere, morfemlere, rastlanır. Kültürleri ve folklorları, tamamıyla Türktür. Onların umumu, Müslümandır. Fevrî ve kavgacı olarak, bilinmekle beraber, iyi çalgı çalarlar, iyi türkü söylerler. Bu hususiyetleriyle Türkiyede Karadenizlileri ve Urfalıları hatırlatırlar.
Şimdi onlar hakkında kullanılan ”Çingene” adı, Türk dilinde, çok eskilerde, ”Çıplak”, ”Fakir” ve ”Yoksul” anlamlarına gelmektedir. Bu Türkî aşiretler, öyle veya böyle fukaralıklarıyla, bu ”Çingene” lâkabını hak ederler. ”Çingene” sözü, manası bakımından, ”Yörük” ve ”Kürt” sözleri gibi, sosyonimdir, yani etnonim değildir. Buna göre nasıl “ Yörük” ve “Kürt” sözleri, konargöçerliği, belirtiyorlarsa; “Çingene” sözü de, fakirliği, fukaralığı belirtir. Yani “Çingene” demek; “Fakir Bulgartürkü” demektir.

Çingenelerin ucu Keltlere götürür. Keltler; Karpat ve Alp dağlarının kuzeyinden Fransaya, İtalyaya, Orta Tuna havzasına, oradan Balkanlara ve Türkiyeye ulaşan, Türkî boylardır. Tarih, ME 3. asırdan itibaren, bu saydığım yerlerde, nerede Keltleri göstermişse, şimdi de, oradadırlar. Enteresandır, İslâm dininin ilk yayılışında; İspanya ve İtalyadadan sonra, Fransada İslâm dini Keltlerin arasında yayılır. Onları, iki milyon Kelti; Kabala ittifakı, 18. asrın sonunda, Büyük Fransız İnkılâbı kargaşasından faydalanarak, katlettirir…
Çingeneler, Bulgartürklerinin aralarında yaşarlar. Her ne kadar, Bulgartürkü köylerinde rastlansalar da, umum itibarıyla, Bulgartürklerinin yaşadıkları, şehir ve kasabaların, kenar mahallelerinde otururlar. Esmer ve bozdoğandırlar. Kendilerine, Bulgartürkleri gibi “Türk” derler. Türk ve Bulgartürkü ne kadar “Türk” iseler, onlar da, o kadar Bulgartürkü ve de Türktür.
Pomaklar, Türk ve Slav karışımıdırlar. Onların, Türklerle karışımı, dört esasta ve birbirlerinden, çok farklı, dört devirde vuku bulur.

Birinci devir; Türklerin, Almanların, Fin-Ugorların ve Slavların, aynı dili, aynı kültürü paylaştıkları devirdir. O zamanlar, Türklerle beraber, Slavlardan, Pomak boyları Alp ve Karpat dağları kuzeybatısından, Son Tufandan sonra, mezkûr dağların doğusundan, Mezopotamyadan, güneye inerler. Onların ilk izlerini Lehlerde, Sümer Türklerinde; son izlerini de, İslâm dinini yayan Sarasinlerde görmek, mümkün olmaktadır.
İkinci devir, Milâttan Sonra Yedinci asırda Slavların, Bizans ve Bulgarlar tarafından Balkanlara getirilmeleriyle başlar. Burada ortak hayatı paylaşım neticesi yakınlaşma olur. Yakınlaşmanın ebatlarını, Bulgartürklerinin çoğunluk teşkil etmesi belirler. Slav kabilelerinin Balkanlara getirildikleri asırda, beşere İslâm dini, ihsan edilir. O zaman Timok, Strimona, Serrhes hattı doğusunda Bulgartürklerinin çoğunluğu; batısında hatırı sayılır miktarı, Hrıstıyan dininden, İslâm dinine geçer. Bulgartürklerinden, Müslümanlığı seçenlerin aralarında veya kenarlarında bulunan Slavlar da, İslâm dinini o zaman seçerler.

Eskilerde, Pomaktürklerinin dilleri, antropolojik yapıları, kültürleri; yine eskilerde; dağlarda yaşayan, odunculuk, kömürcülük ve küçükbaş hayvancılıkla geçinen Türkî boyların hayatlarını tekrarlamaları, her iki unsurun, birbirleriyle kaynaşmış hallerinin, dondurulmuş şeklidir. Bu güne, bu gün; belirlenmiş yörelerde, Bulgartürkleri ve Pomaklar tıbbi usullerle belirli antropolojik testlere tabî tutulduklarında, aralarında hiçbir fark olmadığı tespit edilir. Aynı neticeye günümüz Bulgartürkleri ve Pomaklar üzerinde elde edilen bu verilerin, her iki tarafta, kadimde ölmüşlerin cenazeleri üzerine yapılan tahlillerle de, varmak, mümkündür.

Balkanlarda Bulgartürkleri ve Slavlar; din esaslarında, Hrıstıyan ve Müslüman olarak ikiye bölündüklerinde; bu ikilik, Bulgarlara kıyasen azınlık olan Slavları, dindaşlarına yakınlaşmalarını, gerektirir. Bu esasta her iki unsur arasında yakınlaşma, daha da hızlanır. Müslüman Pomaklar ve Bulgartürkleri arasında yakınlaşma, iyi ve kötü zamanlarda, kader birliğinden, Osmanlı devrinde, bütünleşmeye varır. Bu sebepten onlara “Türk” demek de, “Pomaktürkü” demek de, mubahtır.
Pomaklar ve Boşnaklar, Endülüs ve Osmanlı devletlerini, canlarını hiçe sayarak, müdafaa etmeleriyle de, tarihlere geçmişlerdir.

Deliorman ve Dobruca Türkleri arasında; Türkleşmiş Çerkezler ve ”Tatar” diye anılan, aynı zamanda Kıpçak Türklüklerini koruyan, Doğu Bulgarları ve İkinci Cihan Harbi sırasında, Stalin katliamından buralara sığınan Kırım Tatarları (Bulgarları) vardır. Onlar gayet tabiî olarak, Bulgartürklerine yatışmaktadırlar.
Bir de, yine Bulgartürkleri gibi Müslüman Romanlar vardır. Bunlara “Çingene” denilmesi, kelimenin “fukara” manasında kullanılmasındandır. Aksi takdirde onlar kendilerine “Roman” derler. Bizim Çingenelerin ise, Bulgartürkü olduklarından başka adı yoktur; yani “Çingene” denildiğinde, bizde “Fukara Bulgartürkü” anlaşılır. Romanların ana dilleri Hint-İran şivesidir, ancak bizim gibi Müslüman olduklarından, bizim dilimizi de konuşurlar. Romanlara da, “Çingene” denilmesi, bizim Çingeneler için, talihsizliktir. Onlar bu sebepten, kendilerine “Çingene” dedirtmezler.

Romanlar, bizim Rodop dağlarında “Dale” olarak, “Çergeci” olarak anılırlarken; Yambol eyaletinde ve Trakyada “Roman” olarak, anılırlar. Romanlar, yirminci asrın ellili yıllarına kadar Bulgaristanda konar-göçer olarak yaşarlar. Geçimlerini cambazlıkla, yani at, katır, eşek satarak; kalaycılık, sepetçilik yaparak kazanırlar.
Onlardan Sofya yöresinde yaşayanların Müslüman adları Balkan ve Birinci Cihan Harbi sonrası Hrıstıyan adlarıyla değiştirilir. O zaman ad değiştirmelerden, kaçıp, binlercesi Osmanlı Devletine sığınırlar. Doğu Bulgaristanda bulunan Romanların Müslüman adları ise, yetmişli yıllardan sonra Hrıstıyan adlarıyla değiştirilirler. Hududun en sıkı korunduğu o zamanlarda bile üç – dört yıl içinde Bulgaristandan, Türkiyeye, hayatlarını tehlikeye atıp, dinlerini kurtarmak için, birçok aile sığınır. Şimdi gayri yerleşik hayat yaşamaya başlayan Romanlar, umum itibarıyla Bulgartürkleri aralarında veya yapılan göçlerde, onlardan boşalan köylerde yaşarlar.
————————–
Dr. Ahmet TACEMEN in “Bulgartürkleri Gizli Tarihi 1878-1990” adlı kitabından.

 

7 thoughts on “Bulgar Türklerinin Gizli Tarihi (Ahmet Tacemen)

  1. Bulgar Türkleri tarihi hakkında çok bilgim yok ama Turgut Özal zamanında Bulgaristan’dan Türk kardeşlerimizin nasıl sınırdışı edildiğini çok iyi gatırlıyorum. 50-60 kişilik vagonlara 200 kişi istif edilerek Türkiye’ye gönderilmişlerdi.

  2. 1930’lu yılların popüler Güneş Dil teorisi mealinde objektif ve bilimsel bakış açısından uzak, daha çok milli duyguları alevlendirmek amacıyla yazılan bir tarih metni olmuş.

  3. Komple palavra. 3 kelimesinden ikisi yalan. Bile bile yalan söyliyene ne denir Ahmed? allah belâni versin

Bir Cevap Yazın