Ticaretin Şah Damarı İpek Yolu

İpek Yolu üzerindeki hanlar-da dinle-nen bir ticaret kervanı.

 

Türklerin köken anayurdu bugünkü Kazakistan’ın kuzey-doğusudur ki Doğu Türkistan’a doğru uzanır. 2800 yıl gibi bir zaman önce yayılmaya başladık. O zamanlar bir coğrafya idi ki, Japon Denizi ile Ural Dağları arasında, kuzeyi buzullara yakın, güneyde steplere giren on milyonlarca kilometre kare bir toprakta, ancak bir kaç milyon nüfus yaşıyordu. Buralarda at’sız yaşanmaz (deve de vardır). Mesafeler korkunçtur.

Böyle bir coğrafyada kaç asır at koşturduk meçhuldür. Ama bize dar geldi. René Groussset’nin bozkır imparatorlukları terimini kullandığı devletler kurduk. Batıda Ural geçitlerini bulup Avrupa’ya geçtik. Doğu Avrupa da bomboş gibiydi. İsveç’e, Fransa kuzeyine, Pireneler’i atlayarak İspanya’ya, Alpler’i geçerek Roma’ya, Tuna’yı aşıp İstanbul’a kadar geldik. Çin’e girdik. Çin’de Hanedan bile kurduk. O asırlarda da en büyük nüfusa sahip bulunan Çinliler, ünlü Sedd’i yaptılar, kâr etmedi. Deldiğimiz yerden girdik.

 

MALAZGİRT YOLUMUZU AÇTI

Asıl mücadele Türkistan ve İran topraklarında geçti. Burada esaslı imparatorluklar kurmuş bulunan bugünkü İranlılar’ın ataları, yolumuzu kestiler. Akdeniz’e doğru ilerlememizi engellediler. Asırlar süren bir ünlü Îrân-Tûrân kapışmasıdır devam etti ki dünyanın en büyük epik şairi Firdevsî 60.000 mısrâ hâlinde anlatmıştır.

Akdeniz’e giden yolu ancak 1000 yılına doğru açtık. Gazneli Sultan Mahmud (ki Osmanoğulları gibi Kayı boyu beylerindendir) ve Karahanlılar’ın hamlesi yolu kolaylaştırdı. 1071’de kendimizi Malazgirt’te bulduk. Karşımızda Avrupa’nın en kudretli gücü Bizanslılar… Sonrası malûmdur.

İyi de, 921 yılında tek resmî din olarak Sünnî-Hanefî-Mâtürîdî İslâm’ı kabûl edip Kök Tengri (Gök Tanrı)’mize veda etmemizden önceki bin yıldan fazla müddet, bozkır imparatorluklarımız döneminde ne yiyor, ne içiyorduk? Nasıl bir ekonomimiz mevcuttu? Bir kaç ana çizgi ile sunuyorum. Okuyucularımın ilgisini çeker sanıyorum.

Ekonomi, üretim hattâ sanayiden ibaret olamaz, mutlaka ticaret gerekir. Türkler’inki gibi geniş imparatorluklarda mal ihtiyacı büyüktür ve bir kısmını dışarıdan getirmek şarttır. Türk devletleri Çin ile İran ve Roma-Bizans yani Uzak ve Yakın Doğu-Akdeniz âlemi, o zamanki duruma göre dünyanın iki ucu arasında bulunmaktadır. Şahdamarı önemindeki yol İpek Yolu tabir edilen hattır ki çoğunlukla Türkler’in elindedir. Kabaca Çin-Bizans yoludur. İlk Çağ’da ancak çok büyük devletler ülkeler arası ticaret aktivitesini sağlayabiliyorlardı.

 

ÇİN VE İRAN’LA ORTAK TİCARET

Türkler, çek vererek tacirlerin karşılıklı iş yapma usulünü biliyorlardı (çek kelimesi, Arapça sak kelimesinin İran dilindeki söylenişinden Orta Çağ sonunda yani bu usulün uygulandığı zamanlardan çok sonra ortaya çıkmıştır). Türkler, bir kaç defa banknot (kâğıt para) da yayınladılar, tutturamadılar. Bütün paralar madenî olur, altın ve gümüşler ağırlıklarına göre değerlenirdi, bugün de öyledir. Diğer madenlerden yapılanların maden değerleri yoktu. Altın dahil hepsine “sikke” diyoruz.

Türkler, milletlerarası şirketlere “ortak” diyorlardı. Türk tacirleri, Çinli ve İranlı tacirlerle ortak ticaret yapıyorlardı (bütün bu söylediklerim İslâm Öncesi’ne aittir ve Araplar henüz Arabistan yarımadasından çıkmamışlardır). Sonradan ortak düzenin Cengiz’in haleflerinin hızla Türk’leşen Moğol imparatorluklarında en geniş hâlini aldığı söylenebilir. Zira asayiş iyi düzenlenmiş, bilhassa yasa dışı eylemlere ceza kesinleşmişti. Moğollar, ortak işletme düzenini Dokuz-Oğuz-On Uygur Türkleri’nden öğrenmişlerdi. Az zamanda Araplar da bu düzene katıldı ki 7. yüzyıldan itibarendir.

Ortağı oluşturan hisse sahibi tacirlerin bir yazılı senedi, dünyanın öteki ucundaki anlaşmalı tacirlerce kabûl edilip çok büyük değerlerde mal sevkini ve teslimini gerçekleştiriyordu.

Çin’den başlayarak Anadolu ve Akdeniz aracılığıyla Avrupa’ya kadar uzanan İpek Yolu.

 

5 BiN KiŞiLiK KERVANLAR

 

Binlerce insan ve hayvandan oluşan kervanlar, 5 ay süren hedeflere mal taşıyabiliyorlardı. Sibirya içlerine kadar gidip kürk ve maden çeşitleri toplanıyor, sıcak iklimlerde büyük baha ile alıcı buluyordu. 921 yılında Aral Gölü güneyinden (Harzem’den) hareket eden bir ticaret kervanında 5.000 kişi ve on binlerce hayvan vardı. İlkbaharda hareket etmiş, Volga boylarına erişmiş, sonbaharda Harzem’e dönmüştü. Çin’le Akdeniz arasında sürekli böyle kervanları görmek mümkündü.

Ortak denen şirketler deniz ticaretine de el atmışlardı. Yüzlerce gemileri vardı. Pusulanın ve barutun bilinmediği devirlerden bahsediyoruz. Hind Okyanusu’nda faaldiler ki 16. asrın başlarında bu aktivite Portekizliler’in eline geçti.

Arap ve Bizans tarihlerinde Türk tacirlerinin dürüstlüğünü öven kayıtlar az değildir. Türkler, İslâm medeniyetinin bir parçası durumuna geçtikten sonra, bu ticaret düzeni ortadan kalktı. Osmanlı Türkiyesi oluşunca ticaret, Akdeniz’e kaydı. Kuzey Asya’daki ticaret ise, hiç bir zaman eski aktivitesini, Orta Çağ’daki hareketli zenginliğini bulamadı. Osmanlılar’ın Venedik ve Hindistan-Bangladeş limanlarında bile ajanları, antrepoları vardı. Ancak bu çağda Avrupalılar, gittikçe artan, durmak bilmeyen bir tempo ile deniz ticaretine el koydular.

 

TİCARET AVRUPA’NIN ELİNDE

18. asırda dünya ticareti artık hemen hemen Avrupalılar’ın eline geçti. Asya yoksullaşmaya başladı. Avrupa iyiden iyiye zenginleşmeye yüz tuttu. Zira 16. asırla Avrupalılar, hem Atlas Okyanusu’nu batıya doğru aşarak Amerika’ya, hem güneye doğru ilerleyip doğuya giderek Hind Okyanusu’na ve orada bile durmayarak Büyük Okyanus’a eriştiler. Portekiz baş çekti. İspanya hemen onu izledi. Fransa, İngiltere, Holanda katıldı.

Orta Çağ zenginleri Türkiye ile İtalya, Akdeniz’de kaldı. Gerçi 16. asırda ve sonra Atlantik ve Hind denizlerinde epey geniş çapta faaliyetlerimiz var. Fakat Hindistan Türk imparatorluğu (Timuroğulları) ile gerekli ilişki kuramadık. Denizden hiç hoşlanmayan İran’daki Safevî Türkmen imparatorluğu, hem Hindistan, hem Türkistan’la aramızı kesti.

Akdeniz ticareti ve yolu eski itibarını ancak 1869’da Süveyş Kanalı’nın gerçekleştirmesi ile buldu. Artık yelken bırakılmış, buharlı gemiye geçilmiş, demiryolları, telgraf hatları her ülkeyi birbirine bağlamıştı. Avrupa dünya hâkimi oldu. Zira dünya ekonomisine hükmediyordu. Bütün kıt’aları sömürgeleştirdi. 1900 yılına girdiğimiz zaman 60 kadar bağımsız devletten yalnız 4’ü Müslüman’dı: Osmanlı Türkiyesi, Kaçarlar’ın İran’ı, Afganistan ve Fas…. (bu bile 1912’de sona erdi). Hikâyenin sonrası çok malûm ve pek münakaşalıdır. Hoşça kalınız…

Yılmaz ÖZTUNA