Hilafetin Halleri-Ahmet Kuyaş

Kutsal emanetler, özellikle Sancak-ı Şerif ve yüzyıllar içinde defalarca yıprandığı için yenilenen örnekleri, Osmanlılarca birçok önemli olayda, kullanılmıştı.Kutsal Emanetler’in itibarı halifelik iddiasının doğruluğunu destekler bir hâle gelmişti ki halife olmak isteyen İbn-i Suud bunları satın almak istemişti.Osmanlılar döneminde tekrar yaptırılan Sancak-ı Şerif yeşil atlastan hazırlanmış; sırma ile ayetler ve ”Aşere-i Mübaşşere’nin” (Cennetlen müjdelenmiş on kişi) isimleri işlenmiş (Altta).”Ukab” adı verilen, peygamberin orjinal siyah sancağı ise yıprandığı için Topkapı Müzesi’nde, yeşil atlastan bir torbada muhafaza ediliyor. (Üstte)

Osmanlılar tarafından yeniden yaptırılan Sancak-ı Şerif.

Yavuz Sultan Selim’in halifeliği son Abbasî halifesinden devraldığı, tarihimizin en büyük birkaç efsanesinden biridir. Yavuz’un Mısır seferinden dönerken, bugün Topkapı Sarayı’nda bulunan “Kutsal Emanetler”i getirmiş olduğu doğrudur; ama kitaplarımızda sıkça rastladığımız, halifeliğin 1517’de Osmanlılara geçtiğine ilişkin “bilgi”, çok sonraları uydurulmuştur.

 

 

18. yüzyılda ortaya çıkan bu efsane, 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’yla resmilik kazanmıştır. Bu antlaşmayla Kırım’ı yitiren Osmanlılar, oradaki nüfuzlarını tümüyle kaybetmek de istemiyordu. Bu yüzden Osmanlı müzakerecileri diplomatik bir hileyle sultanlarının, halife sıfatıyla, tahta yeni geçen Kırım hanlarının bu sıfatı onaylaması gerektiğine ilişkin bir maddeyi antlaşma metnine sokabilmişlerdir.

 

 

Her ne kadar Osmanlıca metinde, “imâmü’I-mü’minîn ve halife’I-muvahhidîn” deyimi yer alıyorduysa da, uluslararası hukuk açısından geçerli sayılan İtalyanca metninde, “Supremo Califfo Maomettano”, yani “Muhammedîliğin Yüce Halifesi” denmiştir. 19. yüzyıl başlarında devlet ideolojisinin merkezinde olup olmadığı tartışılan halifelik, yüzyıl ortalarından itibaren siyasal gündemin önemli bir maddesi oldu. 1840’lardan başlayarak İslâm dünyasının neredeyse tamamının Batı güçlerce işgal edilmesi, özellikle de Orta Asya hanlıklarının Rusya’nın yayılmacılığı karşısında Osmanlı Devleti’ne yardım için başvurmaları, İstanbul‘daki aydın çevrelerde İslâmi bir dayanışma hissi uyandırdı.

 

 

Namık Kemal gibi, birçoğu 1876 Anayasası’nın kaleme alınmasında da çalışacak olan “Yeni Osmanlıların” bu hissi sıklıkla dile getirmesi, dış politika sorunlarıyla yakından ilgilenen yeni sultan II. Abdülhamid’e esin kaynağı olmuş, böylece halifelik ilk Osmanlı anayasasına dahil edilmiştir. Sonraları II. Abdülhamid’in, halifeliği nasıl bir dış politika kozu olarak kullandığı ise iyi bilinen bir konudur. Akla şu soru gelebilir: Osmanlı sultanları, 18. yüzyıldan önce halife sıfatını hiç kullanmadılar mı? Elbette kullandılar. Ancak, onların kullandıkları halife sıfatı, artık Ebûbekir, Muaviye veya Harun Reşid’in kullandıkları sıfatla aynı anlamı taşımıyordu. Bu dönüşümün uzunca bir öyküsü vardır.

 

 

 

10. yüzyıldan itibaren halifeler arka plana düşmüş, yeni türeyen sultanların elinde oyuncak olmuşlardı. O kadar ki, Selçuklular İran’a gelmeden önce Abbasî halifesi, Şiî bir hanedan olan Büveyhoğullarının etkisindeydi. Saltanat kurumu karşısında gerileyen halifeliğin yok olmasını içine sindiremeyen büyük İslâm âlimi İbn Teymiyye, İslâm toplumunun halifesiz olmaması gerektiğine ilişkin kuramını geliştirdiğinde ise Müslümanların biri Irak’ta, biri Mısır’da, biri de İspanya’da olmak üzere, üç halifesi vardı.

 

 

 

Yani, bir başka büyük İslâm âlimi İbn Haldun’un, 14. yüzyılda birbirlerinden çok uzak bölgelerde siyasal gücü ellerinde bulunduran Müslüman hükümdarların, halifelik görevini de üstlenebileceklerine ilişkin görüşü, yeni bir kuram olmaktan çok, uzunca bir süredir birçok örneği görülen bir durumu tesciliydi.

 

 

 

Kısacası, Ortaçağ’ın sonlarına doğru çeşitli Müslüman toplumlarını yöneten hükümdarlar, kendilerini yeterince güçlü hissettiklerinde, taşıdıkları iddialı sıfatlara halifeliği de ekliyorlardı. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nun tohumlarını atan Yıldırım Bayezid de, Yavuz’un Mısır seferinden 120 yıl önce halife sıfatını kullanmıştır.

Kaynak:Ahmet Kuyaş