Ulu Hakan mı? Kızıl Sultan mı?

Osmanlı padişahları içinde en çok münakaşa edilmiş, hakkında en çok yazılıp çizilmiş, en çok yayın yapılmış hükümdarların başında hiç şüphesiz II. Abdülhamid gelir. Bunun en önemli nedeni, Osmanlı Devleti’nin en nazik döneminde 30 yılı şahsi idare devri olmak üzere 33 yıl (1876-1909) padişahlık yapmış olmasıdır.  Çeyrek asırdan uzun olan bu dönem, Osmanlılar tarafından Düvel-i Muazzama olarak nitelendirilen büyük Batılı devletlerin (İngiltere,  Fransa ve Rusya), Osmanlı Devleti üzerindeki emellerinin tamamen ortaya çıktığı, Osmanlı ülkesinin büyük devletler tarafından parçalanıp yok edilmek istendiği bir devirdir. Zira II. Abdülhamid tahta geçmeden çok önce, Kırım Savaşı başlarken Osmanlı Devleti zamanın Rus çarı I. Nikola tarafından “hasta adam” olarak tavsif edilmiş, çar İngiltere ve Fransa’ya Osmanlı Devleti’ni paylaşıp ortadan kaldırmayı daha o zaman teklif etmişti. Ancak 1850’lerde İngiltere ve Fransa kendi çıkarları açısından Osmanlı Devleti’nin devamını uygun gördüklerinden Rusya’nın bu projesine destek vermemişler ve Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yanında yer almışlardı.

Ancak 19. yy. sonlarına gelindiğinde büyük devletler açısından şartlar değişmişti. Artık Osmanlı Devleti’nin varlığı İngiltere, Fransa ve Rusya’nın işine gelmiyor ve koca devlet çeşitli yollarla parçalanmak, ortadan kaldırılmak isteniyordu. Bunun için de öncelikle II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi gerekiyordu. Çünkü sultan, uyguladığı dahiyane siyasetle büyük devletlerin oyunlarını bozuyor, emellerinin önünde en büyük engeli teşkil ediyordu.
Büyük devletler, amaçlarına ulaşmak için ellerindeki en büyük koz olan Ermenileri kullanma yoluna gittiler. Berlin Antlaşması’nın ilgili maddesi Doğu Anadolu’da Ermenilerin lehine ıslahat yapılmasını emrediyordu. Ermeniler lehine ıslahat yapılması demek, Doğu Anadolu’da Ermenilerin çoğunlukta bulunduğu 7 sancak merkezinde Ermenilere önce geniş haklar daha sonra da muhtariyet tanınması demekti. En son adım ise muhtariyet verilen sancakların Osmanlı Devleti’nden tamamen koparılması olacaktı. Bunu gayet iyi bilen padişah, Berlin Antlaşmasını imzalamış olmasına rağmen Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını emreden maddeyi asla tatbik etmemiş, adeta görmezden gelmişti. Bu durum, Ermeniler ve onlar üzerinden Osmanlı Devleti’ni yıpratıp yıkmak isteyen büyük devletlerin işine gelmiyordu.
Berlin Antlaşması’nın ilgili maddesini Osmanlı Devleti’nin uygulamamasını bahane eden Ermeniler, Batılı büyük devletlerin de desteği ve kışkırtmasıyla 1890’larda ciddi şekilde kaynaşmaya ve huzursuzluk çıkarmaya başladılar. Bunun neticesinde de ilk kez 1894’te bugün Batman ve Siirt arasında kalan dağlık bir bölge olan Sason’da ilk Ermeni isyanı çıktı. Bölge çok dağlık olduğu için isyan zorlukla da olsa bastırıldı ve birçok isyancı öldürüldü. Bu ilk isyandan sonra yakın çevrede başka isyanlar da oldu ve onlar da bastırıldı.
Kendisine karşı bir isyan olduğu takdirde kendini savunmak, bu isyanı bastırmak ve bütünlüğünü korumak egemen bir devletin en doğal hakkıdır. Sultan II. Abdülhamid’in şahsında Osmanlı Devleti de bunu yapmış ve kendini savunmuştur. Böylelikle Ermenilere ve onları kullanan İngiltere, Fransa ve Rusya’ya fırsat verilmemiş, Osmanlı Devleti bütünlüğünü korumuştur.
 II. Abdülhamid, aslında sırf bu Ermeni isyanlarında vatanını savunduğu ve gerçekte ise Batılı devletlerin emperyalist siyasetlerine set çektiği, engel olduğu, Batılı büyük devletlere göre ise güya Ermenilere zulmettiği, Ermeni kanı döktüğü için Fransız Bilimler Akademisi üyesi ve saygın bir tarihçi olan Albert Vandal tarafından “Le Sultan Rouge” yani “Kızıl Sultan” olarak sıfatlandırılmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi padişah, bu sıfatı hak etmek için vatanperverane ülkesini emperyalizme karşı savunmaktan başka bir şey yapmamıştır.
Sultan II. Abdülhamid, 31 Mart Vakasını takiben 27 Nisan 1909’da tahttan indirildikten sonra yerine Sultan V. Mehmed Reşad padişah olmuş, gerçekte ise iktidar İttihad ve Terakki’nin, Enver, Talat ve Cemal Paşalar üçlüsünün eline geçmiştir. Bu şahıslar, kendi iktidarlarını güçlendirip II. Abdülhamid’i halkın gözünden düşürmek için sabık padişahın aleyhine şiddetli bir propagandaya başlamışlar, art niyetli bir Fransız tarafından kasıtlı olarak uydurulan “Kızıl Sultan” yakıştırmasını maalesef onlar da kullanmışlardır. Daha I. Dünya Savaşı sona ermeden İttihad ve Terakki her şeyiyle iflas edince Sultan II. Abdülhamid’in büyüklüğü ve dehası başta bu üç paşa olmak üzere bütün ittihadçılar tarafından anlaşılmış, ancak iş işten geçmiştir.

Osmanlı Devleti yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da belli bir amaç doğrultusunda, belli çevreler tarafından haksız yere “Kızıl Sultan” tanımlaması kullanılmış ve hala da zaman zaman kullanılmaktadır.
Esasen Sultan II. Abdülhamid, ülkesini her türlü emperyalist siyasete ve saldırıya karşı can siperane savunmuş ve korumaya çalışmış gerçek anlamdaki son padişahtır. Uyguladığı siyasetle sadece kendi ülkesinde değil, dünyada da barış ortamının sağlanmasını ve devamını başarmıştır. Bugün Batılı insaf sahiplerinin de itiraf ettikleri gibi eğer II. Abdülhamid’in siyaseti olmasaydı dünya savaşı 1914’te değil XX. yy. başında çıkacaktı. Böylelikle padişah, hem dünya savaşının çıkmasını 14 yıl geciktirmiş, hem de Osmanlı Devleti’nin ömrünü 33 yıl uzatmıştır. Bu büyük başarısı ve siyasi dehası, başta modern Almanya’nın kurucusu Otto von Bismarck olmak üzere çağdaşı olan devlet adamları tarafından takdir edilmiş ve bugün de takdir edilmektedir. II. Abdülhamid’in değerini ve siyasi dehasını takdir edip anlamayanlar, daha doğrusu kendi çıkarları uğruna anlamak istemeyenler, kökeni Jön Türk ve İttihad ve Terakki hareketine dayanan ve uzantıları bir çok şekilde günümüze kadar gelen bir takım karanlık güçler ve bu güçlerin etkisinde kalan çevrelerdir.

 

  • boyel bi site yaptınız için size teşekkür ediyorum eyr yapan kişi yabancıysa dilim türkçe sözlükten baksın …