Rumeli Fetihleri

Rumelide Fetihler Sultan Murad, Bursa’dan Rumeli’ye geçip Bolonya zaferini kazandıktan sonra Edirne’ye dönmüş ve kışı orada geçirmişti. Bu esnada Vezir-i azam Çandarlı Hayreddin Paşa’yı, Rumeli’nin bati yakasında bulunan Borlu, İskete (İskeçe) ve Marolya kalelerini almak üzere buralara göndermişti.
Evrenos Bey de Çandarli’nin idaresine verilmişti. Çünkü Evrenos Bey bu bölgeyi iyi tanıyan bir kimse idi. Gümülcine’ye geldikleri zaman Hayreddin Paşa’nın bu şehirde kalması uygun görülerek Evrenos Bey, öbür beylerle birlikte Borlu ve İskeçe üzerine yürüdü. Aldığı güzel tedbirlerle bu ülkeyi ele geçirip, halkını da yurtlarında bıraktı. Kalelere de isi bilen ve durumu kavrayacak olan erleri yerleştirdikten sonra Marolya kalesine geldi. Marolya aslında bir kadın olup adi geçen kalenin sahibi idi. Bu kadın, Serez hâkiminin de akrabası idi. Marolya, Serez’den yardim talep etti. Oradan gelecek yardıma güvendiği için başlangıçta direndi. Yiğitçe savaştı. Bu yüzden savaş uzadı. Sonra Serez’den yardim gelmeyeceğini anlayınca barış istemek zorunda kalıp, kaleyi teslim etti. Sahibinin bir kadın olmasından dolayı, daha sonra buraya “Avrathisari” dendi.

Marolya kuşatması devam ederken Sultan Murad, Serez üzerine de Deli Balaban adında gözü pek bir yiğidi göndermişti. Deli Balaban, Serez’i kuşatma altına aldığı için Manolya’ya yardim gelmemişti. Sultan Murad, Balaban’a yardim etmek üzere Lala Şahin komutasında kalabalık bir birlik gönderdi. Lala Şahin önce Kavala kalesine yüklenmiş burayı bir hamlede zapt ederek gümüş madenlerini ele geçirmişti. Oradan da Drama kalesine yönelmiş ve kaleyi kısa bir zaman içinde feth etmişti. Oradan da Zihni’yi ele geçirmişti. Halka karsı yumuşak davranmış, herkesi kendi toprağında bırakarak onların, sultanin adaletinden hoşnut olmalarını sağlamaya çalışmıştı. Bu şekildeki tutum ve davranışın bir sonucu olarak Serez kalesine de barış yolu ile girilmişti. Ondan sonra da Karaferye kalesinin halkını zimmîlik hukukuna tabi kılacağına inandırıp söz verdikten sonra almıştı. Feth edilen kalelerin bakayım, onarım ve korunması islerini tamamladıktan sonra 776 (1374/1375) tarihinde toplanan ganimetlerle birlikte Sultan Murad’ın yanına döndü. Sultan, bu kadar ganimeti ve ülkeleri kendisine barış eden Allah’a hamdı ettikten sonra Bursa’ya doğru harekete geçmek istiyordu. Tam bu sırada Sırpların kendi topraklarına hücum etmek gayesiyle büyük bir ordu ile harekete geçmek üzere oldukları haberini aldı. Bunun üzerine Sultan Murad, kalabalık bir ordu hazırlayarak büyük oğlu Yıldırım Bayezid’ı otağında bırakarak Gelibolu’ya gitti. Oradan da hiç vakit kaya etmeden Sırp diyarına yöneldi. Sırbistan hükümdarı, İslâm askerinin kalabalık olduğunu görünce, dizginlerini kaçış yönüne çevirerek hazine ve kıymetli eşyalarını kalelere koyup, ekili araziyi yaktırıp zahireyi yok ettikten sonra kaçıp gitmişti. Ülkenin halkı da dağlara çekilerek memleketi hös bırakmıştı. Ülkenin bos ve ekinlerin yakılmış olmasından dolayı askerler bir kıtlıkla karsı karsıya kaldılar. Dört ay kadar süren bu hareketin sonunda Semendere yakınında bulunan Nis kalesinin feth edilmesine karar verilir. Bizans’ın en müstahkem dört mevkiinden biri ve Trakya, Sırp ve Kanuni arasındaki ulaşım noktalarının merkezi olan Nis üzerine yürüyen Sultan Murad, zorlu ve kanlı bir mücadele ile burayı ancak 25 gün sonra feth edebildi. Hoca Saadeddin’in ifadesine göre “kalenin sağlamlığına güvenen kâfir, O yörenin bütün malini bu kalede saklamıştı.” Buradan birçok mal ve esir ganimet olarak alindi. Böylece ordudaki kitlik da giderilmiş oldu. Büyük Konstantin’in doğum yeri olan Nis’in Osmanlıların eline geçtiğinin duyulması üzerine Lezar barış istemek zorunda kaldı. Hammer’in ifadesine göre her sene Padişaha bin libre gümüş göndermek isteği yerine getirildi. Hoca Saadeddin ise bu konuda söyle der: “Padişah’a layık hediyeler ve armağanlarla elçi gönderip, kulluklarını bildirip kapıya kabul edilmelerini diledi. Üç yıllık haraç çıkartıp cihan hâkiminin otağına sundu. Ayrıca her yıl elli okka gümüş göndermeyi de kabul etti.” Bundan sonra Nis kalesi ile çevresinin korunması için tedbirler alindi. Bu arada harp ve sefer yorgunluğundan gücünü yitirmiş olan gazilere yurtlarına dönme izni verildi.

Sultan Murad, ayni yıl Şişman ile de barış yaptı. Çünkü Şişman, Sultan Murad’a birçok hediye takdim etmiş, bunun karşılığında da sultan onu diğer hükümdarlardan daha üstün tutmuş, onu tekrar ülkesinin hâkimi olarak yerinde bırakmıştı. Sadece her seferde padişahtan gelecek emre göre hazır olması gerektiği yolunda kendisine bir ferman verilmişti. Hammer, Şişman (Sosmanos)’in, vergi vermekten kurtulmak için kızını Sultan Murad’a verdiğini belirtir.

Sonunda Avrupa’da barış kurulmuştu. Orhan’ın oğlu (Sultan Murad), bütün yorgunluklarını bir kenara atıp artik dinlenebilirdi. Kişi, yeni devlet merkezi olan Edirne’de geçirdi. Murad, üzüntüsüz, kedersiz ve savaşsız altı yıl içinde devletin iç isleri ile uğraştı. Ordu teşkilâtı düzeltildi. Sipahilerin tımar usûlü ve bir nevi ulaştırma askeri olan “Voynuk”larin kurulusu, mükemmel ve olgun duruma getirildi. Askerî malikâneler (yurtluk)in tımar ve zeâmete bölünmesi, bazı kurallara bağlandı. İslâm’ın diğer sancaklarından ayırt edilmek üzere sipahi sancakları için kırmızı renk seçildi. Hz. Peygamber, âlemi (sancak) için güneş rengini (sanayi) beğenmişti. Fâtımîler zemin (yeşil), Emeniler gündüz (beyaz), Abbasîler gece (siyah) renkleri almışlardı. Osmanlılar da kan rengini kabul ettiler, İran’da sofiler tarafından o kadar saygı görmüş olan gök mavisi, birçok asırdan beri Bizans sarayının ve devletin seçkin memurlarının beğendikleri renkti. Osmanlılar zamanında bu renge hiç rağbet gösterilmediği gibi mavi, Mûsevîlerin pabuç ve serpuşlarına tahsis edilmiştir. Voynuk teşkilatı, padişahin tebaasından olan Hıristiyanlardan meydana gelmiş bir asker grubu idi ki, seferlerde bayağı hizmetlerde kullanılıyorlardı. Ahırları temizlemek, atların bakimi ve arabaları sürmek bunların isi idi. Bu hizmetlerinden dolayı bunlar her türlü vergiden muaf idiler. Osmanlı sancaklarının renginin tanzimi, askerî malikânelerin ıslahı, voynuklarin tesisi gibi önemli kuruluşlar, savasın sonuna doğru vefat eden Lala Şahin’in ölümü üzerine beylerbeyi seçilen Timurtaş’ın himmeti ile olmuştu.