Atatürk dönemi ve demokrasi çağı

Atatürk Dönemi ve Demokrasi


Atatürk dönemini demokrasi bakımından o çağın Avrupalı devletleri ile karşılaştırmak aslında objektif bir yol değildir. Onlar Rönesanssını yapmış, laikliğe ulaşmış, sanayi devrimini yaşayan, okur-yazar oranı yüksek, uygarlığın nimetlerinden yararlanan devletler ve milletlerdi. Cumhuriyet ilan edildiği zaman Türkiye Ne haldeydi? Bir de ona bakalım. Halkın çoğu ortaçağda yaşıyordu.

Ülkenin dörtte birinde ağalık/derebeylik anlayışı egemendi. Bu talihsiz halk ağanın, beyin, şeyhin bir çeşit kölesiydi. Kişisel görüşü olamazdı. Kadın-erkek eşitliği söz konusu bile değildi. Okur-yazar oranı erkeklerde ancak %7, kadınlarda %0,4 idi. Okullarda falaka bir eğitim aracıydı. Mezhepler arası çekişmenin kanlı bir geçmişi vardı. Birçok tarikat hayata yön vermeye çalışıyordu. Esas olan tarikat üyelerinin kişisel görüşü değil, şeyhin görüşüydü. Yani tarikat ne kadar çok üyesi olursa olsun bir kişi gibiydi. Kırk bin köyünün pek azında okul vardı. Bütün basının toplam tirajı 100.000’i geçmiyordu.
O halde olan bir ülkede demokrasi olur mu? Olursa ona demokrasi denir mi? Böyle sözde demokrasiler gerçek demokrasi anlayışını da öldürür, bir daha da demokrasi gelmez. Halk sözde demokrasiyi demokrasi sanır. Memleket o kadar geri ve ilkeldi ki biraz olsun uygarlaşmanın yarım yamalak bir demokrasiden daha değerli ve önemli görüldüğü anlaşılıyor.

Zaten tarihte devrim yapmış bir ülkede hemen çok partili rejime geçildiğini gösteren tek bir örnek yok. Fransa’ya demokrasi, Fransız ihtilalinden uzun yıllar sona gelebilmiştir.

O tarihte Avrupa ne haldeydi? Bakalım. Olgun, gelişmiş demokrasi İngiltere’de vardı. Az çok demokrat olan ülkeler İsviçre, İsveç, Norveç, Finlandiya, Belçika, Hollanda ve Çekoslovakya’ydı.. Fransa’da demokrasi var gibi görünüyordu. Ama savaş çıkar çıkmaz Komünist Partisi’ni ve yayınlarını yasakladı, milletvekillerinin milletvekilliklerini iptal etti. Savaşta yenilince kurulan Vichy hükümeti Nazi anlayışına çok yakın bir anlayışın temsilcisi oldu. Yahudi düşmanlığı konusunda çok yakın bir anlayışın temsilcisi oldu. Yahudi düşmanlığı konusunda Almanlarla işbirliği yaptı. Sovyetler Birliği’nde 1924’te kanlı Stalin dönemi başlamıştı. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, 1936’da İspanya’da Franco faşizmi vardı. Polonya’da askeri darbeyle iktidara gelen Mareşal Pilsudaski diktatör oldu. Macaristan’ı diktatörleşen Amiral Horthy yönetiyordu. Romanya’da Kral Carol Yugoslavya’da Kral Aleksandr diktatör oldu. Avusturya 1936’da Çar Boris diktatör oldu. Yunanistan birçok darbe yaşadı. Son olarak 1936’da darbe yapan General Metaksas diktatör oldu. Avusturya 1933’te diktatörlük oldu, 1936’da Almanya’yla birleşti. Portekiz’de 1928’den beri Salazar’ın diktatörlüğü vardı. Demokrasi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra canlanıp yayılmıştır.

Avrupa böyleydi. Orta ve Yakın Doğuda, Akdeniz bölgesinde bir tek demokrat ülke yoktu.

Türkiye’yi biraz daha yakından inceleyelim: Hiç tek kişi yönetimi geçerli olmadı. Parlamenter bir rejim yürürlükteydi. Anayasa, yasalar, Cumhurbaşkanı, Başbakan, hükümet, Meclis vardı. Sadece tek parti, bir parti çatısı altında toplayan bir koalisyondu. Sahiden tek parti, hele devrim partisi olsu, kadınlara secim hakkı vermek bu kadar gecikmez, toprak reformu çoktan yapılırdı. Atatürk dönemi koalisyonla yönetilen bir parti dönemiydi.

İki kez çok parti denemesi yapıldı, karşı devrimciler yüzünden olumlu sonuçlanmadı. Hele ilke çok aceleci, hiçbir düşünsel temeli olmayan bir girişimdi. İkincisinin talihsizliği Serbest Parti’nin kötü yönetilmesidir.

Belgeleri inceledikçe, olayları değerlendirdikçe, her aşamada demokrasinin ana amaç olduğunu, dikkate alındığını, gözden kaçırılmadığını, unutturulmadığını görüyoruz. 1924 anayasası çok partili rejime elverişli bir yasaydı. Nitekim Türkiye 1960 yılına kadar 1924 anayasası ile yönetilmiştir. Atatürk ve İnönü döneminde demokrasi hiç eleştirilmedi, aşağılanmadı. Medeni Bilgiler kitabı öğrencilere demokrasinin bütün ilkelerini öretiyordu. Çok parti, demokrasinin olmazsa olmazıdır ama çok partili olmak her şey demek değildir.. Çok parti şartı demokrasinin dörtte biridir. Dörtte üçü, insana saygı, hukuk devleti olmak, laik olmak, devlet önünde eşit olmak, kişilerin ve basının özgür olması, hoşgörü anlayışının varlığı, büyük çoğunlun okuryazar olması, kadın erkek eşitliği, emeğin haklarının korunması, kamu hizmetinde tarafsızlık, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, ordunun partiler üste ve siyaset dışı kalması, partiler ve seçim kanunlarının da demokrasinin gereklerine uygun olması gibi başka önemli şartların varlığını da gerektirir.

Atatürk dönemi demokrasinin var olması için gerekli şatları hazırlamıştı. Bütün devrimler demokrasiye ve çağdaşlığa yaklaşma amacının ürünüdür. Şeyh Sait isyanı gibi olaylar nedeniyle birkaç yıl sıkı bir dönem geçirilmiştir ama 1928’den, özellikle 1930’dan sonra Türkiye’de yumuşak, dincilik dışında birçok görüşe açık, rahat bir döneme girilmiştir. İktidarı, hükümeti eleştirmek serbestti. Amaç tek partiyi sürdürmek değil, şatlar elverir vermez çok partili hayata geçmekti. Öyle de oldu

Bu döneme diktatörlük denemez. Ama demokrasiye hazırlık dönemi denilebilir. Bu hem doğru, hem insaflı bir tanımlama. Bir ihtilal ve inkılâp iktidarından liberal İngiliz iktidarının anlayışını bekleme çocukça bir yaklaşım olur. Devrimler yerleşene kadar dikkatli olmak doğaldır. Farklı bir örneği tarih kaydetmiyor.

Nazım Hikmet bütün şiirlerini bu dönemde yayımlamıştır. Plağa okumuştur. Her oyunu oynamıştır. Yurt ve Dünya Yayınları bu döneme özgü yayımlardır. Kanun önünde kadın erkek eşitliği, devlet kurumlarında işçilere birçok hak ve konfor sağlanmıştır. Falaka gibi ilkel bir eğitim aracına ve yöntemine son verilmiştir. Üniformalı gençlik örgütleri, toplama kampları kurulmamış, 150’likler bile affedilmiştir. Devletin hiçbir faşist eğilimi olmamıştır.

Mütevazı demokrasimizin temelinde Atatürk döneminin minnetle anmamız gereken çok emeği var.

(Turgut Özakman bu yazı için Prof. Dr. Sina Akşın’ın Türkiye Önünde Üç Model adlı kitabında bulunan “Atatürk Döneminde Demokrasi başlıklı yazısından çok yararlandığını söylüyor.)

Zekeriya Sertel’in pişmanlığı

Atatürk’ün cenaze kortejini izleyen Zekeriya Sertel şöyle yazıyor:
“Vicdanımda bir hesaplaşma yapmak gereğini duydum. Sağlığında biz bu insana karşı hürriyet ve demokrasi savaşı yapmıştık. Onu, demokrasi ve hürriyet ve demokrasi getirmediği için adeta suçlu sayıyorduk. Onun hareketlerini diktatörce buluyorduk. Çünkü o vakit ormanın içindeydik. Ağaçları görüyorduk ama ormanı bütün büyüklüğü ile göremiyorduk. Şimdi geçenleri daha aydın görebiliyordum. Atatürk memleketin sosyal, siyasal ve ekonomik hayatında büyük devrimler yapmıştı. Halifeliği ve padişahlığı yıkmış, yerine bir Cumhuriyet rejimi getirmişti. Halkın sosyal hayatında ve geleneklerinde birçok esaslı değişiklikler yapmıştı. Halife ve padişahtan yana olanlar ona cephe almışlardı. İttihatçılar ona suikast tertiplemişlerdi. Emperyalistler memleket içinde isyanlar çıkarmışlardı. İstanbul’da bütün halifeci, padişahçı ve gerici basın Atatürk’e karşı yaylım ateş açmıştı. Bütün bu koşullar içinde hürriyet ve demokrasi gelişebilir miydi? Tersine devrim düşmanlarına karşı az çok ters davranmak gerekir. Atatürk de iç ve dış düşmanlara karşı ihtiyatlı, tedbirli bulunmak ihtiyacındaydı. Böyle olmakla birlikte Mussolini ve Hitler biçiminde diktatörlüğe gitmedi. Kişi yönetiminden çok Meclis egemenliğine, yani halk egemenliğine önem verdi. Bütün koşullar onun Doğulu bir diktatör olmasına elverişliydi. Fakat asker olmasına rağmen ‘benevolent diktatorship’ diye adlandırdıkları biçimde yumuşak, sevimli ve akıllı bir otorite kurdu. Bu otorite diktatörlükte olduğu gibi korkuya değil, sevgiye dayanıyordu. Ona bu kuvveti veren şey halkın kendisine sevgisiyle bağlı olmasındaydı… Biz eleştirilerimizi özgürce yapabiliyorduk. Nazım Hikmet en devrimci şiirlerini onun devrinde yazdı… Atatürk dünde büyüktü, bugün de büyüktür, yarında büyük kalacaktır. Biz uğrunda savaştığımız özgürlük ve demokrasiye ancak onun açtığı yoldan ulaşabiliriz.”